Göçmenin Sesi

Her ziyaretimde Facebook “ne düşünüyorsun” diye soruyor, Instagram “paylaşmaya başla” diyor, ofiste ve evde işler, annem babam ziyaret, eşim ilgi, kedimiz mama, arkadaşlarım haber, blogum da yazı bekliyor:) Ben ise bugün hafif olmak ve içimdeki göçmene kulak vermek istiyorum. Hem eski hem de yeni seslere..

 

Göç…..mek

Acaba insanoğlu ilk ne zaman göçmeye başladı? Belki de her şey Adem peygemberin göçüyle başlamıştır? Bir kere yasak delinmiş ve insanoğlunun göçü başlamıştır. Bilemeyiz.  Bunu taa ilklere kadar gidip çözmemiz pek olası olmadığı gibi, şimdiki halinin garabeti de pek ilginç. Dünya dönüyor, döndükçe de insanları döndürüyor gibi. Yerine alışamayan insanlarla dolu her yer. Göç kokusu havada asılı bekliyor kimin kafasına konayım diye.

Kimimiz doğarak dünyaya göçerken, kimimiz de ahirete göçüyoruz. O kadar kaçınılmaz ki .drawing of a suitcase.: bu göç, diğerleri göze kolay geliyor. Peki öyle mi? Genç kızlığımda yaşadığım göçün hem iyi hem can sıkıcı izleri bir kahve molasında, aileyle yapılan  muhabbette yada yazın memlekete yapılan ziyaretlerde hep kendini belli eder. Ne bıraktığın topraklardan kopabiliyor ne de göçtüğün topraklara tam alışa biliyorsun. Benim de parçası olduğum Bulgaristan göçmenlerinin dediği gibi “BG de Türk, TR de Bulgar” olmanın dayanılmaz  “hafifliğini” hep hissedersin midende.  Göç ettiğin toprağın haline alışmak çok zaman alıyor ama alışıyorsun sonunda. Çünkü bıraktığın topraklardan da bir o kadar uzaklaşıyorsun. İçinde olamadığın anın misafiri oluyorsun. Yazlık misafir.

Kişinin durumuna göre göçün etkileri de değişik olabiliyor. Kimi okulunu bırakıp geliyor, kimi ailesini. Kimi sürükleniyor göç dalgasıyla, kimisi de bütün hayatını bırakıp geliyor ardında. Peki yaşını başını almış olanlar? Göçtüğü toprağın tutsağı oluyorlar. Bahçesi yok ki çapalasın, komşusu yok ki rahatlasın. Galiba en zor onlar alışıyor göçlere. Özlem bir mum gibi eritiyor içlerini.

Tarih kitaplarına baktığımızda hep bir neden ve sebep vardır göçleri başlatan. İç savaş, soykırım, uygulanan asimilasyon politikaları, iş arayışı, açlık, hastalıklar ve bunun gibi insan sayısı kadar neden. Sonuçta neye dayalı olursa olsun amacımız hep iyiye göç etmektir genelde. Göçüp gidenlerle de bitmiyor ki iş. Kalanlar da bu göçlerin parçası oluyor. Onların da hikayelerine göç gelip yerleşiyor. Bir defa göçmüş olan herkesin bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Bu göç ana baba evinden kendi evine göç, okul yurduna göç, başka şehre göç, başka memlekete göç, başka ülkeye göç, başka işe göç de olabilir. Hem tazeleyici, hem  üzücü, kimisi de trajikomiktir bu göçlerin. Pazardan 3 okka kombil (patates) istediğinizde işler değişik hal alabiliyor mesela 🙂

İşte bu hikayelere merakım yüzünden sormak istiyorum. Paylaşmak istediğiniz hikayeniz var mıdır? Ben hikayemi paylaşırm diyorsanız, http://www.aklimdakalan.com sayfasından gulseren.yagcioglu@gmail.com iletişim adresime  hikayenizi gönderebilirsiniz. Ben de memnuniyetle sayfamda hikayenize yer veririm. Ne de olsa “globalleşen” dünyada göçen göçene artık.

Dipnot:Davetim herkese açıktır….

Korku Tüneli…..

Bu yazı sadece doğu kültürlerinde korkunun neden bu kadar hayatın içinde yer aldığını merak ve sorgulama isteğidir.

Сообщество иллюстраторов / Иллюстрации / Непомнящий Дмитрий + Попугаева Ольга / Бабушка-Яга:
Baba Yaga

Doğduğumuz andan itibaren korku hayatımızın bir parçası oluveriyor. Kanımca zaten doğumun kendisi bile bir korku tüneli gibidir:) Bilmiyoruz ki anlatabilelim. O yüzden avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Tabii bunun bilimsel açıklamasını artık herkes yarı doktor kadar biliyordur. Benim ilgimi çeken neden yetişkin insanlar olduğumuzda artık tam donanımlı korku sahibi olmuş oluyoruz. Bebeklerimizi, küçüklerimizi korkutarak korumaya çalışan bir kültürün bireyleriz. Öyle görmüşüz asırlar boyunca. Hiç farkına varmadan aynı korkuları yaşatmaya devam ediyoruz. Bebeklerimizi 40 gün boyunca dışarı çıkartmayız. Bırakın bebeyi, anneye yalnız kalmak bile yasak. Vah zavallı anne! Zaten lohusa, hormonlar tavan yapmış eve hapsolup kalıveriyor. Yalnız da kalamıyor ki şöyle bir ağlasın kendine gelsin.

Güçleri bilinmeyen ve görünmeyen varlıklar hep yanı başımızda. Nedense hep bize zarar vermek istiyorlar. Bunların arasında hiç iyi olanı yok mu anlayabilmiş değilim. Böyle böyle korkulacaklar listesine öcüler, Baba Yagalar, babalar, abiler, kocalar,  müdürler (onların çeşitleri var), öğretmenler, hastalıklar, patronlar vs. eklenmeye devam eder. Artık yetişkin olduğumuzda korku tünelinin içinde baya bir yol almış oluyoruz.  Bilemiyorsun hangi dönemeçte karşına hangisinin çıkacağını. Ama yaşına bağlı olarak farklı dönemlerde tünelin içinde çıkacak bir şeyler hep oluyor. Çocukluğunun kabusu öcüler (ve de benim büyücü ninem:), genç olduğunda beğenilmeme korkusu, yetişkinlikte başarısızlık korkusu,(araya sıkıştırmadan geçemicem. Başarı kelimesine karşı acayip kötü hislerim var), anne baba olma korkusu, yaşlanınca da yalnızlık ve ölüm korkusu.

İnkar edilemez biyolojik bir gerçektir korkunun bizi bir yere kadar koruduğu lakin sınır nerede? Düşünsene, hastalıktan o kadar çok korkuyorsun ki hep hastasın, patronundan o kadar çok korkuyorsun ki hep azar işitiyorsun. Sözde korumak için başlattığımız korku furyasının esirleri olmuşuz.

Bilmemenin korku yarattığını bilseydik, hepimiz bilmek için çırpınır ve korkunun dozunu kaçırmamış olurduk.  Ne demiş doktorlarımız. “Her şeyin fazlası zarar, azı karar”.

Rahmetli ninem çocukları çuvala koyar “küllükten” aşağı yuvarlardı. Düşünsenize dehşeti :)) Bunun devamı sonra….


Baba Yaga[değiştir | kaynağı değiştir]

Baba Yaga, Slav folklorunda cadı veya büyücü bir karakterdir. O küçük çocukları kaçırır (ve muhtemelen yer). Tavuk ayakları gibi dört ayak üzerinde duran bir kulübede yaşar, süpürgesiyle köylerin etrafında uçar. Özellikle bu ev tarzi Ural ve Tungus topluluklarında rastlanan bir yapı biçimidir. Slav mitolojisinde ayrıca kayıp ruhlara rehberlik eder. Rus masallarında Baba Yaga, akçaağaçtan yapılan bir süpürge ile havada süzülen bir cadı olarak tasvir edilir.

Baba sözcüğü çoğu Slav dillerinde “yaşlı kadın” ya da “büyükanne” anlamına gelir. Yaga sözcüğünün ise Ural-Altay kökenli[2] olduğu tartışılmaktadır. Adı çeşitli Slav dilleri içinde farklı söyleyişlerle kullanılır: Baba Jaga, Jezi Baba, Jaga Baba, Baba Yaha, Baba Jaha, Baba Jahinia… Bu isim bazen “boynuzlu yaşlı kadın” olarak da tercüme edilir.