İlham

Şu ufacık yerde kendimce bir şeyler karalamaya başladığımdan beri anladım yazmanın da kendi hayatı olduğunu. İstediğin zaman oturup yazamıyorsun. Gelmiyor o ilham dedikleri. Aklınıza düşeni not almayıp, ben bunu hatırlar yazarım bir gün dediğiniz anda işiniz bitmiş demektir. Gelmiyor o gün. İlhamın gerçek olduğunu da bu hafta içinde anayabildim ancak. Hani elle tutulur, sağlaması yapılabilen bir şey değil ya….. Sanki hayattaki her şey ölçülebilirmiş gibi. Kim dedi sana bunu kızım de bakalım bana diyemedim tabi kendime.Korktum içimdeki ölçmeye biçmeye hevesli goca garıdan. Siz bilmezsiniz ama ben iyi bilirim onu. Ne de olsa aynı bedeni paylaşıyoruz.

Konumuza dönecek olursam, ilhamın bana uğradığı gün elime düşenleri yazacaktım ben.

Yargılarımız

İnsanlar hakkındaki yargılarımızı genellikle başka insanlardan işittiklerimiz, okuduklarımız, fikirler ve söylemler üzerine kurarız. O vakit bu yargılarımızın doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? Her kim ise, onu şahsen ve yakından tanımadan doğru sonuca nasıl ulaşabiliriz? Kaldı ki yakından tanısak bile gene kendi bakış açımıza, bilgi birikimimize göre fikir beyan etmeyecek miyiz?  Benim fikirlerim, söylemlerim yakın çevremi de etkilemeyecek mi? Onlar da tanımadıkları o kimse hakkında benim fikirlerim üzerinden bir yargıya varmayacaklar mı? Bu demek değil midir ki, başkalarının fikir ve söylemleri üzerinden, biri hakkında doğru sonuca ulaşmak  imkansız, hatta doğru diye bir şey yok. Neden o zaman bu kadar çok yargılıyoruz birbirimizi?

Endişeler

Endişeler çoğu zaman olan üzerine değil de olabilecekler üzerine kurulur. İnsanoğlu ihtimaller karşısında bu kadar endişelenmeye yerleşik hayata geçince mi başladı? İhtimal yüksek, çünkü kaybedecek bir şeylere sahip olmaya başlamıştır. Sahip olmaya başladığımız anda da endişe hastalığına yakalanmış olabiliriz. O günden bu yana sahip olduklarımız hatta olabileceklerimiz bile endişenin geri dönülemez şekilde içimize yerleşmesine neden olmuştur. O yüzden günümüz bizler hep endişeliyiz. Kaybedecek çok şeyimiz olduğuna inandığımız için daha çok şeye sahip olmaya çalışıyoruz. Endişelerimiz tren olmuş, vagon vagon sırtımızda……………….WhatsApp Image 2017-08-09 at 10.49.45 - Kopya

 

 

Advertisements

Bir ay olmuş

Evet gene 1 ayı devirmişim buraya uğramadan. Vallahi anlamadım nasıl geçti bunca zaman. Bahardı yaza girişti derken neredeyse günler kısalmaya başlayacak yeniden. Hem koca ömrün 3/2 lik kısmını devirmişken bir ay çok mu sanki. Bu bir ay içinde iki taslak hazırlayıp çöpe attım. Başı iyiydi de sonu gelmedi. Dedim ki çöp kovası da nasiplensin. Şimdi artık çöp kovam da hayat bulmuş vaziyette. Sonuçta iki  başlangıç var içinde. Belki zaman içinde evrilirler bir şeylere.

http://pascalcampion.blogspot.com/Bu bir ay içinde ev kedisinin değişik hallerine de tanık olduk ev erkeğiyle ben. Kemikleri sayılacak kadar zayıflayınca türlü senaryolar ürettik, tipik Türk anne baba edasıyla, şusu mu var busu mu var diye. Sonuç temiz çıkıca anladık ki aşkı var. Aşktan süzüm süzüm süzüldü, hatta 3. kat balkonundan asmaların üstüne kamikaze dalışı yaptı. Zor kurtardık ev köpeğinden. Şaka gibi ev köpeği ev kedisini yiyecekti!  Bu dalış tek bir şeye yaradı, ev kedisinin iştahı yerine geldi. Bir de gördük ki ev köpeğinin sokak köpeğinden pek bir farkı yok kedi mevzusunda.

Bu bir ay içinde olan başka bir şey de inceden esen umut rüzgarı oldu. Dereye ayaklarımı sokmak gibi , yazın kavurucu sıcaklarda klima altında oturmak gibi iyi geldi ruhuma. Serinledim biraz.

Başka şeyler da oldu tabi. Hala kendilerini “mezrada” sanan komşularımızın bende tırmalama hissi uyandıran halleri ev erkeğini ve beni insanlıktan bezdirdi. Ne zormuş “insan” olmak. Bu tür nereye ihbar edilir acaba?

Bu bir ay içinde ev çocuğunun da başına türlü türlü okullar ve sınavlar musallat oldu. Kimi dedi 80, kimi dedi olmaz 90. Ev çocuğunu 18 den beri böyle görmemiş idim. Yahu rahat bırakın şu gençleri! Onların bir anası bir babası var, yani familyası var. Yazık değil mi bize! Neden bu kadar heveslisiniz burnunuzun kıllarını uzatmaya anacım?

Bununla bitti mi peki? Bitmedi. Ofiste hormonlar konuştu ve anlamama fırsat bile kalmadan ben de dahil oldum çığırışmaya. Kendime kızdım. Ev erkeğiyle yapılan birkaç “müzakereden” sonra gevşettim boynuma doladığım ipi. Tabi bu arada hayret içinde baktım ofis ahalisinin sus pus oturmasına. Dünyevi haller işte….

Bu bir ay içinde laf götürüp getiren “erkek camiasından” pek hoşlanmadığımı gördüm. Camia kendinden bihaber yuvarlanıp gidiyor işte. Karanlık toplantı odalarının kuytu köşelerinde başka bir hayat yaşayan ofis farelerinin de var olduğunu gördüm…. 

En sonunda da gördüm ki yol yürü yürü bitmiyor temizlenmiyor. Sadece yürümeye devam etmek şimdilik en iyisi….

Mutlu bayramlar 🙂

Görseller için http://pascalcampion.blogspot.com/

 

Dünya

WhatsApp Image 2018-05-11 at 11.43.33
Dünya’da bir köy

Sen de blogda yazmıyorsun artık dedi arkadaşım bu sabah kahvelerimizi içerken. Doğru  ama bu da sipariş gibi bir şey değil ki dedim. Kafamda dolaşanlar bir türlü kağıda dökülmek istemiyor birkaç zamandır. Belirip belirip kaçışıyorlar. Ah, işte bu iyi bir yazı malzemesi olur deyip not almadığım fikirciklerim, derin dehlizlerde kaybolup gidiyorlar. Neyse efendim, oturup bunun üzerine ağıt yakacak değilim. Bu aralar böyle, sonra ne olur bilmiyorum. Ama geçen hafta aklıma düşen hakkında belki birkaç kelam edebilirim.

Konu ile ilgili bütün belgesellerde mavi gezegenimizin mükemmelliğinden, sonsuz olduğu hakkında tahmin yürüttüğümüz evrende, tek yaşanılabilir gezegen olduğundan bahsedilir. Havanın Dünya üzerindeki yaşam için en uygun içerikle var olduğunu, yerin, göğün ve suyun bizim var olmamızı destekleyen mükemmel yapıya sahip olduklarını vs…. Bu harikalar üzerine kendimi harika hisederken, dehlizlerin birinden şöyle bir düşünce çıkıverdi birden. Ya biz Dünya’ya sürgün edilmiş varlıklarsak? Ya buraya terk edilmişsek? Ya birileri bizden kurtulmak için bizi Dünya’ya kilitlemişse? İşte o anda, o belgeselde yüceltilen Dünya’mız birden harika bir hapishaneye dönüşüverdi gözümde. Dedim ki kim bilir nerelerde kimlere neler yaptık! Kimse onlar akılları varmış, çözüm bulup kapatmışlar bizi! Önce bir aferin çektim ama sonra da kendimi yapayalnız hissettim. Canım beni niye hapsettiniz?

WhatsApp Image 2018-05-11 at 11.43.20
Dünya’dan dut ağaçları

Henüz keşfedememiş olmamıza rağmen, sonsuz evrendeki yalnızlığımızı düşünebiliyor musunuz? Havamız, suyumuz, yemeğimiz verilmiş, gözlerimiz kapatılmış ve güzelce paketlenmiş olan Dünya’ya kapatılmışız. Başka gezegene gidemiyoruz, yıldızlara ulaşamıyoruz, arzın merkezine inemiyoruz, yaşayabildiğimiz tek yer Dünya ve başka bizim diyebileceğimiz bir yerimiz yok. Şehir şehir, köy köy, ülke ülke, kıta kıta gezebiliriz ama hepsi Dünya’da. Nerelere gittin geldin sorunun cevabı belki de arka bahçe olmalı… dolaştım dolaştım hep Dünya’dayım. Yahu nereye gidebileceğini sanıyordun? Kilit altına alınmışsın haberin yok! İnsan şöyle mükemmel, insan böyle akıllı! Değil işte. Yapmışız bir şeyler bir yerlerde… Hani duyarız ya yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır diye. Şimdi yaptıklarımız geçmişte yaptıklarımızın da göstergesi olabilir mi? Bu kaçıncı gezegen acaba kapatıldığımız? Allahıııım acaba kilit nerede? Vallahi nefes alamıyorum falan derken er kişisi geldi Kömür’le beraber. Ayyyy, ben sizi çok seviyorum yaaa! Nerdeydiniz siiiiz? Dünya’da tabi, nerde olacaklar? Allahım aklıma mukayet oluver benim yerime…. Bu kadarı da fazla artık. Canım insan evinde kendini hapis hisseder mi? Ben bir çay alayım en iyisi…… 

Kaybolan sihirler

“Son yağmurdan sonra bütün sihirlerim gitmişti. Geri gelmeyeceklerini düşünüp hem üzüldüm hem ağladım. Sihirlerim olmadan ben nasıl biri olacaktım! Korku ve bilememek ile o kadar çok ağladım ki evin bütün odaları gözyaşı doldu.  Boğulmamak için kendime kayık yaptım. İçine zor tırmandım. Evin duvarları sudan yeşile döndü, balıklar yüzmeye başladı sağda solda.  Kayıkta bir süre kendi başıma kaldıktan sonra evde birinin daha yaşadığını hatırlayıp onu aramaya çıktım. Onu odalardan birinde koltuğun tepesine tünemiş yardım beklerken buldum. Biraz daha ağlayıp suyu yükselttikten sonra kayığımı iyice yanaştırdım yanına. Atladı yanıma.

WhatsApp Image 2018-04-20 at 10.02.10
imza Bal

Bütün sihirlerim gittiğinden içimde bir dirhem bile neşe kalmamıştı. Bütün odaları köşe bucak aradım belki bir yerlerde ufak bir kırıntı kalmıştır diye ama bulamadım. Sonra fırtına çıktı. Gök gürledi, şimşek çaktı! Ben korktum ve biraz daha ağladım. Biraz daha zaman geçince neye ağladığımı da unuttum. Gözyaşları öylesine süzülüyordu gözlerimden. Her yerde ve her şeyde göz yaşı vardı. Hayat devam ediyordu ve gözyaşlarımın hiç dinmeyeceğine inanmaya başlamıştım. Kedi, ben ve O kayıkta oturuyor ve hiç konuşmuyorduk. Sihirlerim gittiğinden ne yapmam gerektiğini de bilemiyordum. Küçük evimizin içindeki gözyaşı denizinde kaybolmuştuk. Yemeklere su eklememe gerek kalmamıştı, gözyaşlarım yeterliydi. Yüzümü yıkamaya da gerek yoktu, zaten durmadan yıkanıyordu. Suya ihtiyacımız kalmamıştı çünkü suyun içinde yaşıyorduk. Günler böyle geçerken yüzme bildiğimi hatırlayıp, dibe bakmaya karar verdim. Derin derin nefes alıp dalmaya çalıştım ama yapamadım. Ne yapsam olmuyordu. Ne gözyaşlarım diniyordu ne de sihirlerim geri geliyordu. Kaybolmuştum……

WhatsApp Image 2018-04-20 at 10.08.29
gene Bal :))

Sonra mevsim değişti. Sihirlerim, eski televizyon ekranı gibi, bir görünüp bir kaybolmaya başladılar. Bu iyiye işaretti! Evin camlarını açtım, yatak yorganı havalandırdım, kova kova suyu evden boşalttım, köşeye saklanmış bir sihirle kayığı yok ettim, kediyi camdan silkeledim. Her yerde tüyler uçuştu. Umursamadım. Işıkları yakıp oturdum, beklemeye başladım. Kombil gibi…….”

Kombil=patates

 

 

Başlıksız Başlıklar

  1. Oğlumun özgür ruhunu gördükçe anne babamın işinin kolay olmadığını anlamak
  2. Arkadaşlarıma kahve yaparken köpükleri onların bardaklarına paylaştırmak
  3. Yeni çikolata paketini açmak
  4. E’nin dans sevdasını gördükçe çocukluğumda bale yapmak istediğimi hatırlamak
  5. Pazar alışverişi yapan göçmenleri görünce içime düşen acı memleket özlemi
  6. Çeyrek asırda içinde olduğum kültürü özümsediğini fark etmek

     http://pascalcampion.blogspot.com.tr/
  7. Her içilen yudumda kahvenin bardak kenarlarda bıraktığı çizgiler
  8. Anne babamın yaşlandıklarını ve bir gün gideceklerini fark etmek ama hiç olmayacakmış gibi davranmak
  9. Daha az yargılamak, daha çok gülmek, hafiflemek ve uçup gidivermek
  10. Her şeyi söze dökmeye gerek olmadığını fark etmek
  11. Menopoz denen sürecin aslında hayal olmadığını anlamak
  12. Yüzlerindeki makyajı sabahtan akşama bozmadan tutabilenleri merak etmek
  13. İki patron arasında kalıp dengede kalabilmek
  14. En güzel müziği bulmuşken telefonumun şarjının bitmesi
  15. Özendiğim yemeklerin lezzetinin tutmaması
  16. Ocaktaki tencerenin taşması, buzdolabının temizle beni diye bağırması
  17. Kış günü bulutların arasından süzülen Güneş
  18. Kömür’ün çöpü karıştırması
  19. Yürüyüşe başlamadan önce yaşadığım tembellik
  20. Gece uyunan deliksiz uykunun mucize olduğunu fark etmek

    http://pascalcampion.blogspot.com.tr/
  21. Annemin kışın ortasında çorapsız dolaşması ve buna babamın hala bir anlam verememesi görmek
  22. Saçlarımı uzatmaya çalışmak ama bir türlü bunu başaramamak
  23. Evin erkeğine aşık olmak
  24. Sabahları servisin soğan sarımsak kokması
  25. Arka koltuğumda oturan kişinin tesbih sallaması
  26. K validenin hayalleri
  27. K babanın evine olan aşkı
  28. Sınır tanımayan sinir insanların varlığı
  29. İşte alınan “güvenlik önlemlerinin” işimi yavaşlatmış olması
  30. Ofiste tuvalet kağıdına burnumu siliyor olmak

İş Kahvesi

pinterest |  @SavmerceadezBugün 2017′ nin son iş günü. Havada lodos, üstümde rehavet var. Sanki çok yorucu bir yolun sonuna gelmişim gibi. Kedi olup bir köşeye kıvrılasım ve kaybettiğim sihirlerim geri gelene kadar uyuyasım var. Her gün yaptığımız gibi, kahve molası için arkadaşımızın odasına geçtim. Kahvelerimizin köpükleri yılbaşı partisi gibi oldu. Köpük köpük, göz göz! Bir yudumdan sonra o köpükler yerini özlem ve gözyaşına bıraktı. Hikayenin sonuna yaklaştıkça anne kokusunun ve baba yokluğunun dayanılmaz ağırlığı altında ezildik ikimizde. Kahvemi çikolata ile tatlandırmaya çalıştım ama yapamadım. Onun anne ve babası vefat etti, benim annem babam hayatta ama bana hem yakın hem uzaklar. Bunu ben mi yapıyorum, zaten öyle miydi bilemiyorum. Sanıyorum hiçbir zaman bunun cevabını bulamayacağım.

Arkadaşımın hissettiği derin özlem kahvelerimizin tadına karıştı. Tatlı tuzlu bir tadı olduWhatsApp Image 2017-12-29 at 14.41.18 köpüklerin. Sormak istedim  özlem de bir kavga olabilir mi diye ama yapamadım. Bu benim sorumdu onun değil. Keşke hayat matematik gibi olsaydı deyiverdim:) 2+2=4 gibi. Ama matematikte bile sonsuz işlemlerin, formüllerin olduğunu hatırlayıverdim. Demek ki neymiş? Çoğu zaman berrak olan hayat denizinde, zaman zaman bulanıklaşan suyunda yüzmeye devam edecekmişiz ve bu hep böyle olacakmış – the end yazısı görünene kadar. En yakınlarının en uzağın olabildiği bir dünyada, özlemle başa çıkabilmek bazen zor olabiliyor. Yoklukta özlemekle varlıkta özlemek arasında göz yaşları mı var sadece? Bu yaşlar renk değiştiriyor mu? Güneşli günde sıcak, rüzgarlı havada dağınık mı oluyorlar? Bu senenin son iş kahvesini içmeye girdiğim odadan ağlamış, özlemiş, kafamda bir sürü soru ve derin yalnızlık duygusuyla çıktım. Yalnızlığım yalnız olmakla ilgili değildi. Yalnız doğmak ve ilelebet yalnız kalacağımız ile ilgiliydi. 

Kırk yıl hatır biçemedim bugünün kahvesine. Onu bu yılda bırakmak ve yeni yılda yeni kahvelere merhaba demek istiyorum. Kedi gibi bir köşeye kıvrılmak, başımı sevdiklerimin okşamasını, oğlumla paylaşabileceğimiz kocaman bir hayat istiyorum sadece.

Kış geldi ya ondan böyle oldu 🙂 Son kaavelere dikkat edin!

 

 

Gecenin sabahında

Bütün gece yağmur yağdı. Uyandıkça sesini duydum. Tenteye vuran damlaların sesi, asfalt üzerinde akan suyun sesine karıştı. Yatağın yumuşacık sarılması, yağmuru daha da güzel hale getirdi. Kömür bir kaç defa tepemize zıpladı, ben daha az öksürdüm, gece yavaş yavaş aktı sabaha acelesi yokmuş gibi. Kömür bir ara perdeye asıldı. WhatsApp Image 2016-09-30 at 16.12.42Kalktım kapı dışarı ettim. Koridorda mazlum mazlum miyavladı ama duymamış gibi yaptım. Kalkmaya daha iki saatim olduğunu görünce rahatladım. Onun acelesi yoktu ben de bundan istifade rüya ile gerçek arasında bir yerde hayatımızı düşledim. Saat 5 geçtiğinde hala kalkmama bir buçuk saat olduğunu görüp mutlu oldum. Kömür kapının altından patisini uzatıp bizi kandırmaya çalıştı. Belli ki bütün geceyi ayakta geçirmiş. Benim değil ama onun genç canı sıkkın galiba, yada huyu böyle. Sonunda dayanamayıp kapıyı açtık. İki sıçrayışta yorganın altına daldı. Mırrrrrr, mırrrrr kuyruk havada bir iki dolandı sonra çöreklendi. O yattı biz kalktık. Bugünün sabahı başladı. Benimle beraber yatan hayatım benimle beraber kalktı. Akşamdan giymeye niyet ettiğim kıyafetimin tam tersini giydim. Pazartesi günü ofis soğuktur diye düşündüm. Uzatmaya çalıştığım ve tepemde tas gibi duran saçımı düzeltmeye çalıştım. Camları kocaman açıp uykuyu günlük gezintisine gönderdim. Evin yolunu biliyor, akşama gelir. Yatağımı sanki misafir gelecekmiş gibi düzelttim. Kömür de kalktı. Ona gideceğimizi ama akşama döneceğimizi söyledim. Kara suratı ve gözleriyle kafasını eğip tamam dedi. Kumunu temizledim. Galiba ishal olmuş. Evden çıkmaya hazırım dedim. Hiç cevap vermedi. Evden çıktığımda hava karanlık ve yağmur hala yağıyordu. Bu gece de yavaş yavaş akıp gitmişti. Sabah, Pazartesi, yapılacak işler, ertelenen hayaller, düşünceler, midem, öksürüğüm, kısaca hayatım da benimle beraber kalkmıştı. Hayatı emekli olunca yaşanılacak bir şeymiş gibi  gösteren ve inandırmaya çalışan sistemin içine aktım….    

Sabah sabah aklıma takılanlar

1.Bir şeyi paylaşma ihtiyacı duymamak ile bir şeyi gizleme ihtiyacı✈ Amin Akhundlu / Baku duyarak paylaşmamanın arasındaki farkı bilen var mıdır acaba?

2.Evlat edinmek nasıl duygular hissettirir acaba? Hafif, tatmin edici, ağır, mutlu, zor…..

3.Kaç kişiyi ön yargılarımızın esiri olarak hayatlarımızın dışında tutuyoruz? 

4.Yer yüzündeki kaç kişi ailesini memnun edebilmiştir? Memnun olan anne baba var mıdır? Anne babasını sorgulamayan çocuk var mıdır?

5.Ben işimden %100 memnunum diyen insan popülasyonu ne kadardır? Böyle bir ihtimal var mıdır?

6.Ruh ikizi diye bir şey var mıdır ve bu tanımı kim dilimize yerleştirmiştir? Mükemmeliyetçi bir yaklaşım değil midir?

Tik.. Tok..7.Zamanı bugünkü haliyle kim düznlemiştir?Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, haftalar….. Bizi bir şeylerin içine sıkıştırmış olabilir mi? Neyi gözden kaçırıyoruz?

8.Sistemler mi insanları yönetir, yoksa insanlar mı sistemleri? Bir pantalonu bir sene boyunca giyebilecekken neden 10 taneye ihtiyaç duyuyoruz? Toprak Dede’nin dediği gibi  “Paramız olsa bile onu harcamaya hakkımız yok” mu gerçekten?

9.Arkadaşlıklara ara verilebilir mi? Neden bunun gibi durumları bu kadar abartıyoruz?

10.Neden her kalkan taşın altında bir “buzağı” arıyoruz? Neden bu kadar alınganız? Neden duygu ve düşüncelerimizi rahat konuşamıyoruz?

11.Neden basitçe mutlu olamıyoruz? Her şeyi zorlaştırmak zorunda mıyız?

12. Peh. Gel de çalış şimdi…..  

1984 – 1985

Büyükler kendi aralarında bir şeyler fısıldaşıyor, sanki biz çocukların anlamasını istemiyorlarmış gibiydi. Bütün köyün üstüne bir fısıltı çökmüştü. Erkekler ayrı toplanıyor, kadınlar ayrı toplanıyor, hep bir “Çamla gideriz, öbür külede üle yapmış insanla” lafı dolaşıp duruyordu ortalıkta. Sebebini anlamaya çalışıyordum ama sormaya da korkuyordum. Herkes gergin, işler askıya alınmış, köyün her köşesi fıs fıs köşesi olmuştu. Bir şeylerden kaçma hazırlığı yapılıyor ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Babam, amcam bir yerlere gidip geliyorlar ama gidilen yer neresi, neden gidiyorlar, dönüşler neden bu kadar çaresiz soruları dolaşıp duruyordu kafamda. Anneme sorsam kesin azarlayacak, babama hiç soramam derken okulda ne olup bittiğini anladım.  Kar yeni erimiş, çamur diz boyu. Vardık okula. Okul bahçesine girmemizle geri gönderilmemiz bir oldu. “Yeni” adlarımızı sordular ama bizim zaten adımız vardı. Yeni adlarımız olmadan okula alınmayacağımızı söyledi öğretmenlerimiz. Biri çıkıp gidin “babalarınızdan adlarınızı öğrenin öyle gelin” dedi. Dönüş yolunda herkes bir şeyler söyledi durdu. Eve vardım ama yeni adım yoktu, ilginç olan babam da yoktu. Yeniden okula döndük. “Yeni” adları olmayanları tekrar eve gönderdiler. O çamurlu yolda tekrar eve dönerken endişe ve korku birbirine karışmıştı. Bu sefer eve vardığımda babam gelmişti. Çok konuşmadan “yeni adlarımızı” fısıldadı. Amcamla direnmişler ama kaçamamışlardı bu hazin sondan. Yeni adımı yanıma aldım tekrar okul yoluna koyuldum. O ve ben o uzun yolu sessiz sessiz yürüdük. Ben ona yabancı o bana. Tanışmadık bile. Babam öz adlarımıza yakın yeni isimler seçmeye çalışmıştı ama gene de yabancıydı işte. İlk lafı o açtı.

– Merhaba ben yeni sen, Galya, dedi.

Sustum ama ancak okula varana kadar. Yeni adımı sordular. Kağıtta yazıyordu, uzattım öğretmenime. Yüksek sesle okudu, benim de tekrarlamamı istedi. Söyledim. Söyledim ve sustum. Ondan sonra, taaa 1991 e kadar gölgem gibi dolaştı durdu peşimde. Ne ben ondan kaçabildim ne de o benim özüm olabildi.


Türkleri Bulgarlaştırma kampanyası, Kırcali bölgesinde 1985 yılının Mart ayında tamamlanmış oldu. O zamanın “totaliter hükümeti” bizi “özümüze döndürme” kararı almıştı. O tarihten sonra ilginç şeyler olmaya başladı. Türklüğü andıran kiyafetler yasaklandı ve bu yasağın uygulanmasında maalesef Türk memurlar da kullanıldı. Kurban kesilmesi yasaklandı ama gizli gizli kutlandığı için, Kurban Bayramları daha heyecanlı geçmeye başladı. Erkek çocukların sünnet edilmesi yasaklandı ama sünnetçiler gizli gizli, köy köy dolaşmaya başadı. Tükçe konuşulması yasaklandı ama ninelerimiz başka dil bilmezdi. Herkes birbirinden şüphelenmeye başladı. Kimin parti adına çalıştığı belli olmuyor,  evlere ceza fişleri gelmeye, Sıvet’e çağrılmalar devam ediyordu. Bu çağırmaya gidenlerin bazıları geri dönmüyordu. Belene’yi ilk defa o zaman duydum. Her gün gerçekler ve hayaller birbirine karışmış halde, köyden köye dolaşmaya başlamıştı. Kendi komedisini üreten trajediler kulaktan kulağa dolaşıp duruyordu. Yaşlılarımızın yeni adlarını telaffuz edememeleri, ısrarla şalvarlarını (donlarını) giymeye devam etmeleri, durumu hepten içinden çıkılmaz hale getirmişti. Şehre inenlerin çoğu Türkçe konuşurken yakalanıyor ve ceza fişleri ceplerinde evlerine dönüyorlardı. Kimin kim olduğu belli olmayan bir dünya yaratmıştı Türkler için o zamanın partisi. Sonra buna alışıldı yada alışılmış gibi yapıldı. Taaa ki bir gün, Türklerin alsında Bulgarlaştırılamayacağı anlaşılana kadar. Nasıl olsundu ki? Hepi topu 73 yıl olmuştu Osmanlı’nın Kırcali topraklarını kaybedeli (1912). Refik dayımın dediği gibi 1921 yılına kadar Solaklar’da medrese eğitimi devam etmiş. Yol bitmez kervan geçmez köyümüze, o zamana kadar hiç bir Bulgar uğramamış. Nihayet Bulgar bir öğretmen gönderdiklerinde de, Bulgarca bilen tek bir kul bulamamış. Hangi “özümüze” döndürmeye çalıştılar bizi ben bilmiyorum. Ama acı göçler hep tekrar etti durdu.

Elektrik de 1966 da gelmiş……… babam dedi………

Bu yaşıma kadar ne öğrendim?

A. Hiç ve biçare olduğumuzu…question mark

Oturup ağlasam mı, kalkıp gülsem mi bilemiyorum. Ha karınca ha ben, ha biz…

B. Her bilginin gelip geçici olduğunu….

Dün yapılan keşif bugün yapılan yeni keşifle yerle bir oluyor. Bu neyi gösteriyor. Pek de bir şey bilmediğimizi ve her daim de öyle kalacağımızı.

C. Hiç büyüyemediğimizi…

Koca cüsseli adamların saçma sapan işler yaptığını görünce hep küçük kaldığımızı, ne sıfatlarımız olursa olsun “büyümenin” boy atmak değil başka bir şey olduğunu. 

Ç. Yaşlandıkça ölüme uzaklaşıldığını…

Vakit daraldıkça insanların daha talepkar olduğunu. Kiminin tamamen küstüğünü, kiminiz de tozuttuğunu. Olgunların sayıca az olduğunu. 

D. Sözde değil ama yürekte çoğumuzun cesaretten yoksun olduğunu

Dünya nüfusunun %95 i bence hayallerini gerçekleştiremeden göçüp gidiyor. Kimisi sevemeden, kimisi gidemeden, kimisi bırakamadan, kimisi de ne istediğini bilemeden.

Şıklar arasına Ç yi de ekledim. Çok için lazım. O olmasa çok sevdiğimizi nasıl söylicez sevdiklerimize? Hem çok isteyip ve çok cesaret için de lazım…