Gecenin sabahında

Bütün gece yağmur yağdı. Uyandıkça sesini duydum. Tenteye vuran damlaların sesi, asfalt üzerinde akan suyun sesine karıştı. Yatağın yumuşacık sarılması, yağmuru daha da güzel hale getirdi. Kömür bir kaç defa tepemize zıpladı, ben daha az öksürdüm, gece yavaş yavaş aktı sabaha acelesi yokmuş gibi. Kömür bir ara perdeye asıldı. WhatsApp Image 2016-09-30 at 16.12.42Kalktım kapı dışarı ettim. Koridorda mazlum mazlum miyavladı ama duymamış gibi yaptım. Kalkmaya daha iki saatim olduğunu görünce rahatladım. Onun acelesi yoktu ben de bundan istifade rüya ile gerçek arasında bir yerde hayatımızı düşledim. Saat 5 geçtiğinde hala kalkmama bir buçuk saat olduğunu görüp mutlu oldum. Kömür kapının altından patisini uzatıp bizi kandırmaya çalıştı. Belli ki bütün geceyi ayakta geçirmiş. Benim değil ama onun genç canı sıkkın galiba, yada huyu böyle. Sonunda dayanamayıp kapıyı açtık. İki sıçrayışta yorganın altına daldı. Mırrrrrr, mırrrrr kuyruk havada bir iki dolandı sonra çöreklendi. O yattı biz kalktık. Bugünün sabahı başladı. Benimle beraber yatan hayatım benimle beraber kalktı. Akşamdan giymeye niyet ettiğim kıyafetimin tam tersini giydim. Pazartesi günü ofis soğuktur diye düşündüm. Uzatmaya çalıştığım ve tepemde tas gibi duran saçımı düzeltmeye çalıştım. Camları kocaman açıp uykuyu günlük gezintisine gönderdim. Evin yolunu biliyor, akşama gelir. Yatağımı sanki misafir gelecekmiş gibi düzelttim. Kömür de kalktı. Ona gideceğimizi ama akşama döneceğimizi söyledim. Kara suratı ve gözleriyle kafasını eğip tamam dedi. Kumunu temizledim. Galiba ishal olmuş. Evden çıkmaya hazırım dedim. Hiç cevap vermedi. Evden çıktığımda hava karanlık ve yağmur hala yağıyordu. Bu gece de yavaş yavaş akıp gitmişti. Sabah, Pazartesi, yapılacak işler, ertelenen hayaller, düşünceler, midem, öksürüğüm, kısaca hayatım da benimle beraber kalkmıştı. Hayatı emekli olunca yaşanılacak bir şeymiş gibi  gösteren ve inandırmaya çalışan sistemin içine aktım….    

Advertisements

Sabah sabah aklıma takılanlar

1.Bir şeyi paylaşma ihtiyacı duymamak ile bir şeyi gizleme ihtiyacı✈ Amin Akhundlu / Baku duyarak paylaşmamanın arasındaki farkı bilen var mıdır acaba?

2.Evlat edinmek nasıl duygular hissettirir acaba? Hafif, tatmin edici, ağır, mutlu, zor…..

3.Kaç kişiyi ön yargılarımızın esiri olarak hayatlarımızın dışında tutuyoruz? 

4.Yer yüzündeki kaç kişi ailesini memnun edebilmiştir? Memnun olan anne baba var mıdır? Anne babasını sorgulamayan çocuk var mıdır?

5.Ben işimden %100 memnunum diyen insan popülasyonu ne kadardır? Böyle bir ihtimal var mıdır?

6.Ruh ikizi diye bir şey var mıdır ve bu tanımı kim dilimize yerleştirmiştir? Mükemmeliyetçi bir yaklaşım değil midir?

Tik.. Tok..7.Zamanı bugünkü haliyle kim düznlemiştir?Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar, haftalar….. Bizi bir şeylerin içine sıkıştırmış olabilir mi? Neyi gözden kaçırıyoruz?

8.Sistemler mi insanları yönetir, yoksa insanlar mı sistemleri? Bir pantalonu bir sene boyunca giyebilecekken neden 10 taneye ihtiyaç duyuyoruz? Toprak Dede’nin dediği gibi  “Paramız olsa bile onu harcamaya hakkımız yok” mu gerçekten?

9.Arkadaşlıklara ara verilebilir mi? Neden bunun gibi durumları bu kadar abartıyoruz?

10.Neden her kalkan taşın altında bir “buzağı” arıyoruz? Neden bu kadar alınganız? Neden duygu ve düşüncelerimizi rahat konuşamıyoruz?

11.Neden basitçe mutlu olamıyoruz? Her şeyi zorlaştırmak zorunda mıyız?

12. Peh. Gel de çalış şimdi…..  

1984 – 1985

Büyükler kendi aralarında bir şeyler fısıldaşıyor, sanki biz çocukların anlamasını istemiyorlarmış gibiydi. Bütün köyün üstüne bir fısıltı çökmüştü. Erkekler ayrı toplanıyor, kadınlar ayrı toplanıyor, hep bir “Çamla gideriz, öbür külede üle yapmış insanla” lafı dolaşıp duruyordu ortalıkta. Sebebini anlamaya çalışıyordum ama sormaya da korkuyordum. Herkes gergin, işler askıya alınmış, köyün her köşesi fıs fıs köşesi olmuştu. Bir şeylerden kaçma hazırlığı yapılıyor ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Babam, amcam bir yerlere gidip geliyorlar ama gidilen yer neresi, neden gidiyorlar, dönüşler neden bu kadar çaresiz soruları dolaşıp duruyordu kafamda. Anneme sorsam kesin azarlayacak, babama hiç soramam derken okulda ne olup bittiğini anladım.  Kar yeni erimiş, çamur diz boyu. Vardık okula. Okul bahçesine girmemizle geri gönderilmemiz bir oldu. “Yeni” adlarımızı sordular ama bizim zaten adımız vardı. Yeni adlarımız olmadan okula alınmayacağımızı söyledi öğretmenlerimiz. Biri çıkıp gidin “babalarınızdan adlarınızı öğrenin öyle gelin” dedi. Dönüş yolunda herkes bir şeyler söyledi durdu. Eve vardım ama yeni adım yoktu, ilginç olan babam da yoktu. Yeniden okula döndük. “Yeni” adları olmayanları tekrar eve gönderdiler. O çamurlu yolda tekrar eve dönerken endişe ve korku birbirine karışmıştı. Bu sefer eve vardığımda babam gelmişti. Çok konuşmadan “yeni adlarımızı” fısıldadı. Amcamla direnmişler ama kaçamamışlardı bu hazin sondan. Yeni adımı yanıma aldım tekrar okul yoluna koyuldum. O ve ben o uzun yolu sessiz sessiz yürüdük. Ben ona yabancı o bana. Tanışmadık bile. Babam öz adlarımıza yakın yeni isimler seçmeye çalışmıştı ama gene de yabancıydı işte. İlk lafı o açtı.

– Merhaba ben yeni sen, Galya, dedi.

Sustum ama ancak okula varana kadar. Yeni adımı sordular. Kağıtta yazıyordu, uzattım öğretmenime. Yüksek sesle okudu, benim de tekrarlamamı istedi. Söyledim. Söyledim ve sustum. Ondan sonra, taaa 1991 e kadar gölgem gibi dolaştı durdu peşimde. Ne ben ondan kaçabildim ne de o benim özüm olabildi.


Türkleri Bulgarlaştırma kampanyası, Kırcali bölgesinde 1985 yılının Mart ayında tamamlanmış oldu. O zamanın “totaliter hükümeti” bizi “özümüze döndürme” kararı almıştı. O tarihten sonra ilginç şeyler olmaya başladı. Türklüğü andıran kiyafetler yasaklandı ve bu yasağın uygulanmasında maalesef Türk memurlar da kullanıldı. Kurban kesilmesi yasaklandı ama gizli gizli kutlandığı için, Kurban Bayramları daha heyecanlı geçmeye başladı. Erkek çocukların sünnet edilmesi yasaklandı ama sünnetçiler gizli gizli, köy köy dolaşmaya başadı. Tükçe konuşulması yasaklandı ama ninelerimiz başka dil bilmezdi. Herkes birbirinden şüphelenmeye başladı. Kimin parti adına çalıştığı belli olmuyor,  evlere ceza fişleri gelmeye, Sıvet’e çağrılmalar devam ediyordu. Bu çağırmaya gidenlerin bazıları geri dönmüyordu. Belene’yi ilk defa o zaman duydum. Her gün gerçekler ve hayaller birbirine karışmış halde, köyden köye dolaşmaya başlamıştı. Kendi komedisini üreten trajediler kulaktan kulağa dolaşıp duruyordu. Yaşlılarımızın yeni adlarını telaffuz edememeleri, ısrarla şalvarlarını (donlarını) giymeye devam etmeleri, durumu hepten içinden çıkılmaz hale getirmişti. Şehre inenlerin çoğu Türkçe konuşurken yakalanıyor ve ceza fişleri ceplerinde evlerine dönüyorlardı. Kimin kim olduğu belli olmayan bir dünya yaratmıştı Türkler için o zamanın partisi. Sonra buna alışıldı yada alışılmış gibi yapıldı. Taaa ki bir gün, Türklerin alsında Bulgarlaştırılamayacağı anlaşılana kadar. Nasıl olsundu ki? Hepi topu 73 yıl olmuştu Osmanlı’nın Kırcali topraklarını kaybedeli (1912). Refik dayımın dediği gibi 1921 yılına kadar Solaklar’da medrese eğitimi devam etmiş. Yol bitmez kervan geçmez köyümüze, o zamana kadar hiç bir Bulgar uğramamış. Nihayet Bulgar bir öğretmen gönderdiklerinde de, Bulgarca bilen tek bir kul bulamamış. Hangi “özümüze” döndürmeye çalıştılar bizi ben bilmiyorum. Ama acı göçler hep tekrar etti durdu.

Elektrik de 1966 da gelmiş……… babam dedi………

Bu yaşıma kadar ne öğrendim?

A. Hiç ve biçare olduğumuzu…question mark

Oturup ağlasam mı, kalkıp gülsem mi bilemiyorum. Ha karınca ha ben, ha biz…

B. Her bilginin gelip geçici olduğunu….

Dün yapılan keşif bugün yapılan yeni keşifle yerle bir oluyor. Bu neyi gösteriyor. Pek de bir şey bilmediğimizi ve her daim de öyle kalacağımızı.

C. Hiç büyüyemediğimizi…

Koca cüsseli adamların saçma sapan işler yaptığını görünce hep küçük kaldığımızı, ne sıfatlarımız olursa olsun “büyümenin” boy atmak değil başka bir şey olduğunu. 

Ç. Yaşlandıkça ölüme uzaklaşıldığını…

Vakit daraldıkça insanların daha talepkar olduğunu. Kiminin tamamen küstüğünü, kiminiz de tozuttuğunu. Olgunların sayıca az olduğunu. 

D. Sözde değil ama yürekte çoğumuzun cesaretten yoksun olduğunu

Dünya nüfusunun %95 i bence hayallerini gerçekleştiremeden göçüp gidiyor. Kimisi sevemeden, kimisi gidemeden, kimisi bırakamadan, kimisi de ne istediğini bilemeden.

Şıklar arasına Ç yi de ekledim. Çok için lazım. O olmasa çok sevdiğimizi nasıl söylicez sevdiklerimize? Hem çok isteyip ve çok cesaret için de lazım…

 

 

 

 

 

 

Kar

Kar masaldaymuş gibi yağardı köyümüzde. Her şey ve her yer bembeyaz, pofuduk birsnow snowflake winter-- I love the blues and pinks mixed in with the frost of this snowflake örtü altına saklandığında, hayaller serbestçe her yerde uçuşabiliyordu. Akşamleyin pala pala serpiştirmeye başlayan kar, sabah kalktığımızda yolları kapatmış, sessizliğini sermiş oluyordu köyün üstüne. Bazen rüzgarla hızlanan, bazen de usul usul dökülen kar taneleri, sessizce süzülür ve gözüme burnuma doluşurlardı. Gökyüzünden binlerce beyaz karınca dökülürdü. O kadar zarif ve sessizlerdi ki, ne üşüttüklerini anlar ne de kapalı okul yolunun yorucu uzunluğu aklıma gelirdi. Kışın en sevdiğim zamanıydı sessiz kış günleri. İnsanlar evlerinden çıkmamış, hayvanlar ahırlardan çıkartılmamış ve evlerin önü henüz temizlenmemiş olurdu. Serçeler titrek titrek zıplar, karşı yamaçtaki çam ağaçları üstlerine beyaz dantel örtü serilmiş gibi olurlardı. Benim hayallerim coşar, ben de onları uçmaları için serbest bırakırdım. O soğuk, soğuk değil gibi gelir, bu masalın uzayıp gitmesini isterdim. Ufaktan ufaktan kürek sesleri duyulmaya başlayınca, köyün uyandığını anlar, bir nefeste bütün sessizliği içime çeker içeri kaçardım. Sobanın mırıl mırıl yanışı, aşkına kavuşmuş sevgilinin sıcaklığını ve güvenini verirdi. Uzaktan Sabragamın “” Iremziii” diye babama seslenişini duyar, babamın kürekle yol açtığını anlardım. Görmeme gerek yoktu. Eşyalar, hava, kar, rüzgar, kapı ve bacalar konuşurdu. Kovalarda biriken su donmuş, çeşmenin de kurnası donmuş olurdu çoğu sabah. Hayvanlara elle taşınan suyun buz gibi soğumuş olması onları etkilemiş gibi görünmezdi. Üstündeki buzu kırınca içmeye devam ederlerdi. Kurnanın buzunu çözdürmek biraz daha zahmetli bir işti. Bazen çözülür bazen de öyle kalırdı donmuş. Küser ve susardı kış boyunca.

Okul yolunu bazen arkadaşlarımın babaları, bazen de babam açardı. Bütünpath to lone tree. arkadaşlarım peşi sıra dizilir, sıkı sıkıya sarındığımız atkıların içine saklanarak, incecik açılmış yoldan öbür köydeki okulumuza varmaya çalışırdık. Lastik çizmeler içindeki ayaklarımız dondukça, sınıfın bir köşesinde yanan sobanın hayali ile ısınmaya çalışarak, incecik yoldan peşi sıra yürürdük. İçimdeki o sonsuz sessizlik benimle beraber okula gider gelirdi. Kar taneleri düşmeye devam ettikçe içim genişler genişler, sanki nefes olup havaya karışacakmışım gibi gelirdi. Okula varışımız biraz geç olur ama geç kalanlar sadece biz olmazdık. Diğer köylerden gelen öğrenciler de geç kalmış olur ve sobanın etrafı, ellerini ayaklarını ısıtmaya  çalışan çocuklar ile dolu olurdu. Kimi zaman kar yağmaya devam eder, kimi zaman da soğuktan donan kar yüzeyi parıl parıl parlardı. Binlerce ışıltı, farklı renklerde göz kırpıyor, üstünde adım attıkça da kıtır kıtır ses çıkartırdı. Eve dönüşümüz içi karla dolmuş olan, Katırçayırı’ndaki göletin içine zıplamakla neşelenir ama o sessizlik yanımda hep usul usul yürürdü. Bazen havalanıyor, bazen esiyor, bazen de sessizce yanımda süzülüyordu. Köye yaklaştıkça bacalardan tüten dumanların çoktan kendi masalları anlatmaya başladıklarını görürdüm. Her evin kendi masalı vardı. Kimisi gri, kimisi siyah, kimisi de belli belirsiz beyaza yakın. Arkadaşlarım teker teker kendi masallarına girer, ben de benimkine doğru yürümeye devam ederdim. Sessizçe içeri süzülür, sessizce düşen karın yerde birikmesini izler, sağa sola saçılmış hayallerimi toplamaya çalışırdım………….. 

Hügo, Babam ve Poşta

Hügo, oğlumun yavruyken parkta bulduğu, bir kış baktığı, yazın bize misafir olarak getirdiği ve ondan sonra da geri “alamayıp” bize temelli yerleşen köpeğimiz.

Babam (kayınpederim), yaş aldıkça komikleşen, ilginç korku ve şikayetleri olan, yeni şeylerden hoşlanmayan ama Hügo ile arkadaş olup, bahçede beraber oturan tonton.

Poşta, bizim komşumuz, seksenini devirmiş, dünya yansa umurunda olmayan, meraklı, sürekli hareket halinde, mahallemiz göçmen camiasının ayaklı gazetesi.

WhatsApp Image 2017-09-22 at 14.31.41 (1)Bu üçü ilginç bir dostluk geliştirdiler. Hügo Poştaya kızıyordu ilk başlarda şimdi alıştı. Babam ve Poşta zaten arkadaş, birbirlerine takılıp dururlar ama üçünün ortak özelliği meraklı olmaları. Hügo en ufak bir kıpırtıda hemen alarma geçiyor, babam ise camdan hemen kafasını uzatıyor, Poşta ise kapıyı açıp “Oyt, nere gidesiz be?” diye soruyor. Evden fark edilmeden çıkmak imkansız 🙂 Birine değilse bile, diğer ikisine mutlaka yakalanıyorsun:)  Poşta sabahtan akşam geç saatlere kadar  evi ile dernek, market, komşu, “kyaaafe” arası mekik  dokur durur. Kim hasta, kim evlenmiş, kim köye gitmiş, kim kiminle kavga etmiş, kim ölmüş, kim doğmuş gibi havadislerin hepsi onda 🙂 Evde duramaz sıkılır. En uzun evde durduğu zaman ikinci kata balkondan tırmanmaya çalışıp düştüğü zamandır. O da zorunlu:) Poşta’nın ruhuna işlemiş posta memurluğu. Göçmeden önce memlekette posta memuru olarak çalışıyormuş. O köy senin bu köy benim dağıtım yapıyormuş. Şimdi evde oturamıyor sürekli dolaşıyor. Zaman geçtikçe yürümeleri daha sallantılı olsa da 🙂 Babam ise onun tam zıttı :)) Mümkün olsa evden hiç, ama hiç dışarı çıkmayacak! Sadece kafasını camdan uzatıp, bir nefes alıp gene koltuğuna uzanacak. Yeni olan her şey onda endişe yaratıyor. Düzene, rutine bayılıyor. Yürüdüğü yol, gittiği market, koltuğun yeri sonsuza kadar aynı kalsa çok rahat edecek. Poşta babama “tavıklar ne zaman çıkcak be” diye sorar, babam da “gene nere gidesın” diye cevap verir. Bir günWhatsApp Image 2017-09-22 at 14.31.37 mahallemizin emekli teyzeleri, üşenmeyim Poşta’nın aynı yoldan kaç defa geçtiğini saymışlar :=)  Otuza yakın olan bu sayıyı da kendisine söylemişler :)) Çok kızdı. “Üşenmemişle, bakmışla ben kaç kere geçerın bu yoldan. Tü bre!” dedi durdu bir-iki ay. Bütün bu muhabbetin içine de Hügo gelmiş oldu. Poştayı kovaladı, üstüne zıpladı, behçesine girdi hatta evine bile girdi.

Neyse efendim, babam Hügo’nun birine “zarar” vermesinden çok korkuyor. Bahçede otururlarken bile ipini bağlıyor. Türlü türlü “zarar” senaryoları üretiyor. Bazen dayanamayıp eşli eşli gülüyoruz. Derken geçen kış babam Hügo ile yüyürken düştü. Omuzu kolu bir seneye yakın ağrıdı. Doktordan da korktuğu için uzunca bir süre doktora gitmedi. “Geçer o geçer” dedi durdu ve her gün yeni “zarar” senaryoları üretmeye devam etti 🙂 Hügo bu olanlara olmamış gibi davrandı.

WhatsApp Image 2017-09-22 at 14.31.41Hügo büyük bir köpek ama patlama sesinden çok korkuyor. Kulağının biri göğe biri de yere bakıyor. Gözleri de derin ve akıllı bakıyor ama ruhunda çöpçülük var. Her çöp onun için hazine gibi birşey! Otur komutunu kolay öğrendi ama öteye geçemedik. Bekliyoruz kendiliğinden öğrenmesini :)) Yavruyken keçi gibi tepinirdi, havlamayı da bilmezdi. Sadece bir defa eğri büğrü bir “hav” yapar bu ses de nereden geldi diye bakınırdı. Şimdi peş peşe birkaç havlama yapabiliyor. Hele aşkı sokaktan geçince ulumaya başlıyor. Aşkı da sosis köpek. Tın tın, bir aşağı bir yukarı geziyor 🙂 Ayaklarımıza sürtünüyor ama pas vermiyoruz. Henüz gelin olarak almaya hazır değiliz 🙂 

 

İşte bu üçlünün günlük hayatları camdan, kapıdan hayatı izleyerek ve birbirine sataşarak geçiyor. Poşta hep geziyor. Babam hep oturuyor. Hügo da hep tetikte. Üçlü kontrol ile geleni gideni gözlüyorlar……….

Oğlan annesi ve Duyguları

Anlatıyor…

“Ben oğluma saçımı süpürge etmişim, o kalkmış gelmiş oğlumu benden kopartacak. Bu nasıl bir adalet böyle? Doğur, büyüt, yetiştir, okut, sonra biri çıkıp gelsin onu senden alsın. Dayanamıyorum bu duruma.  Yemek yapmaz, ev temizlemez, hepsini oğlum yapar. Biz öyle miydik?

Bilmem, öyle miydik?

Sende ne saçmalıyorsun kız? Öyle değildik tabii…evlendik, kocalarımızı bize “devrettiler”, sonra hep hizmet. Koca, ev, yemek, çocuklar, kocalarımızın aileleri. Hep çalıştık durduk hiiiiç şikayet etmedik. Haksız mıyım?

Bilmiyorum ki şimdi. Belki de haksızsın. O hiiiiç dediğin heeep olmuş galiba. Boşver canım sen de oğlun ne yağacağını bilir.

Nasıl bilecek kız? Senin kocan ne yapacağını bilir miydi? Hep yönlendirmen lazım, gözün elin hep üstünde olmadı mı?

Allah Allah! Amma da abarttın. Ben kocamın annesi miyim canım? E bende biraz geç kavradım bunu ama en azından deniyorum. Ne o öyle elim gözüm üzerinde olacak. Vallahi bir de bunun  sorumluluğunu taşıyamam. Kendim zaten kendime çok geliyorum şurda 🙂

Kız ne oldu sana? Sen böyle değildin! Senin başına gelmemiş belliii! Çıksın biri gelsin, canım aşkım demeye başlasın oğluna da görürüm ben seni. Bak o zaman nasıl eteklerin tutuşacak. Oğlunu elinden alsın da, oğlun sana uzak ona yakın olsun da gör. Bir de onun tarafını tuttu mu yandın bittin sen. Kendimden bilirim bu işleri. Haksız mıyım?

Yaaa sorup durma şunu bana! Haksız mıyım, haksız mıyım. Ben nereden bilecem haksız mısın haklı mı! Sanki illa haklı mı olman lazım. Azıcık da haksız oluver. Oğlun giderse kızın var. Biraz da dön ona bak. Offffffff, aman beyaa! İtiraf ediyorum zor bu işler.

Var evet kızım da var ama kız dediğin hep elinin altında. Oğlan öyle mi? Soyunu devam ettirecek olan o, anaya babaya bakacak olan o.  Ev temizlemeyen, yemek yapmayan, çocuk doğurmayan gelini ne yapayım ben. Ele güne karşı ben oğluma pısırık dedirtmem.

Pesss! Sen niye bu kadar cozuttun arkadaşım söyle bakalım? Bu işin altında bişey olmalı. Düşünsen de susardın sen. Bişeyler olmuş olmalı.

O benim oğluma layık değil bi kere. İşte o kadar……………..

Sen tam olmuşsun canım benim. Mayan gelmiş, kıvamında kaynana olmuşsun. Fırına girmeye hazırsın. Piş bakalım seni kıskanç kaynana :))  

 

 

Bu saatlerin nesi var doktooor?

Tam kafayı gömmüş, ruhumu teslim etmiş vaziyette çalışırken, açık ofis kapısından gelen roman havası ile ofiscene coşayazdık az daha :)) Haydaaa! Hoop hoop! Yandaaan! Kıvıır! Servis ve tır garajına nazır bir yerde çalışıyorsanız, sürprizler hiç bitmiyor! Belli ki adam birazdan çıkacağı İstanbul trafiğine hazırlıyor kendini:) Garibim! Saat akşam 17.30

Ben bu yumurtaları çok sevdim!Çiçekim ve Balım Hele hele çiğ olmalarını hepten sevdim! Biri Çiçekim biri de Balım 🙂  Saat 20.30

Ailemize tatlı bir kuzucuk daha geliyor pek yakında:) Onu daha görmeden sevmeye başladım, sanki yüz yıldır tanıyormuşum gibi! Ara sıra da oğlumun bir gün baba olma ihtimalini düşünüyor ve seviyorum 🙂 Saat 11.22

Her sabah ofiste kendime türk kahvesi yaparım. Cezvenin ve fincanın sıcacık yuva gibi hissettirmesini seviyorum. (Bak Gri git başımdan!). Kahvenin kokusunu, cezvenin tıkırdamasını, fincanın “gel bana gel bana” demesini dinlemek de hoşuma gidiyor ama ben bu kahvenin tamamını hiç bir zaman içemiyorum. Her sabah yarım içilmelik kahve hazırlıyorum kendime…. Saat 11:31

“Patron” sözcüğüni TDK’ya sordum. Der ki:

patron (I) 
isim Fransızca patron
1. isim Bir ticaret veya sanayi kurumunun sahibi, başı, işvereni
2. Bir kuruluşta, bir iş yerinde makam bakımından yetkili kimse
3. Sözü geçen paralı kimse
patron (II) 
isim Fransızca patron
1. isim Kumaşın biçilmesine yarayan, bir giysi örneğindeki parçaların biçimine göre kesilmiş kâğıt, kalıp

Patron II ye göre, patron bir örnek, kalıp. Neyin nasıl görüneceğini gösterir. Şimdi kimi kime şikayet edebilir insan? Her şey patrona, kalıba göre yapılmıyor mu zaten? Saat 14:57

Kahve ve peynir zamanım gelmiş. Bana afiyet, kendisine kahve yapanlara da bal olsun 🙂 Saatin kaç olduğu pek önemli değil. Zamanı bölmeyi kim akıl etmişse, bilemiyorum iyi mi etmiş. Patronunu bir gözden geçirmek lazım……

WhatsApp Image 2017-09-07 at 10.40.11

 

 

 

Saatleri Ayarlayamama Institutsiya’sında bir gün

– Merhabaaa, buyurun! Ne var ne yok, neler yapıyorsunuz?

–  İyiyim de havada sonbahar kokusu var. Erken diyenler olabilir, fakat benim burnum alıyor işte o kokuyu! Allah’tan kemiklerim daha işe dahil olmadı, ama o da yakındır 🙂 Koca yaz nasıl geçti de demeyeceğim. Her şey gibi o da geçti geçiyor. Kaldı ki bu senenin nemi, kışı özleten cinsten idi. Eskiden üşüyüp donan ben, yaşlandıkça üşümez oldum. Bu da yaşın getirdiği artılardan bir tanesi oldu benim için. En sevdiğim ise “ben yaşlandım artık” deyip meclislerde yapılacak işleri “gençlere” bırakmak. Kıh kıh kıh! Yavaş yavaş anlamaya başlıyorum “teyzelerin” neden meclis meclis dolaşmaktan hoşlandıklarını. Oooh, yerleş bi güzel, gelsin tabaklar gitsin bardaklar! Neyse mevzumuz “meclisler” değil. Mevzu benim.yigit-ozgur

– Öyle mi peki?

– Hayatlarında her şeyin belli ve bilinir olan insanlara “imreniyorum”. Hele hele buna yürekten inanıyorsa, yani tersinin olabileceğinin farkında değilse hepten “imreniyorum”. Nettir orada durumlar. Beyaz beyazdır, siyah da siyah. Grinin belirsizliği yoktur. Bak gri deyince aklıma takıldı. Gri rengi çok sevdiğim için mi acaba, bazen siyahın beyaz, beyazın da siyah olabileceğini düşünüyorum? Al sana bir gri alan daha! Neyse efendim. Dönelim konumuza. Doğarsın bir ailenin içine, senin seçme şansının olmadığı (kimisi tam tersini der), başlarsın şekillendirilmeye ailenin inançlarına ve hayata bakış açılarına göre. Başka seçeneğin yoktur. “Ingaaa istemerın” diyemezsin, aç bu aç deyip tıkarlar ağzına memeyi! Yeme içmeden tutun da oturup kalkmaya, diğer insanların nasıııııl insanlar olduklarına, giyim kuşama ve bizi biz yaptığına inandığımız bütün değerlerimize kadar. Hani sorsalar sen kimsin diye ailem diyeceğim neredeyse…şaşmamak lazım annemize yada babamıza benzediğimizi fark edince. Biraz şok edici oluyor ama çabucacık unutuveriyor insan:)

– Koruma mekanizması. Görevi o.

–  Onların sevdiği gibi seviyor, onların yargılarıyla yargılıyor, onların değerlerini taşıyor taa ki bir gün Griyi fark edene kadar. Aman da aman! Salına salına geliyor! Selamün aleyküm ben Gri. Hoppalaaaa! Böyle iyiydik biz sen nerden geldin şimdi? Beyaz beyazdı, siyah da siyah. Ben de büyüyecek ve meclislerde malum yerlerime uygun yer bulunca servis bekleyecektim taaa…. Oldu mu şimdi? Kırkıma kadar nerdeydin diye sorsamc evap hazır. “Hiç olamayanlar da var nabeeer? Tamam tamam, madem geldin görelim marifetlerini” dememe gerek kalmadan, masa örtüsündeki kırıntıları silkeler gibi sallayıverir seni. Tamaaam! Otur şimdi ayıkla pirincin taşını! Bu babamdan, bu anamdan, bak araya nenem de karışmış, yav komşunun işi ne burda? Koca köy üşenmemiş, dayı, amca, kuzen, dede, dere tepe, bağ bostan hepsi bana değerlerini aktarmış, hem de mutlak doğruymuş gibi. Pes, vallahi pes!Ebru Öğretmen - Google+

– Büyümek kolay değil.

–  Ben bunu ömrümün sonuna kadar ayıklayamam. Hem aynısını ben de yaptım vakti zamanında. “Mutlak” doğrularımı benden olana aktardım. Vah anam vaaah! Nettim ben neylediiim! Cevap hazır tabi. Ağlayıp sızlanmanın faydası yok bilesin. O taşlar ayıklanacak, ayıklanamayanlar da yutulacak. Artık hayal edin gözlerimin nasıl “belerdiğini”. Herkes gelsin kendi taşını alsın gitsin, ben niye uğraşıyorum onların yerine.

– Onlar şikayetçi değil ki. Griyi fark eden sensin. 

– Zaten bütün kapılar nedense bana çıkıyor hep. Yav, yok mu suçlu kimse?

– Kime göre neye göre? Yüzme bilmiyor olabilirsin ama denize düşünce yılana mı sarılmak istersin yoksa yüzmeyi öğrenmek mi? Düşün sen bunu bir daha ki sefere kadar. Sonra gene konuşalım. Nasıl olsa bu saatler kolay kolay ayarlanamıyor. Uğraşmak lazım…… 🙂

Solaklar

Köyümün adının hikayesini bilmiyorum. Gerçek hikayeyi bilen var mı onu da bilmiyorum. Neden Solaklar demişler, kim demiş, kim ilkin yerleşmiş bu yoldan, gözden ırak topraklara bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da suyu kıt, ağacı bol, yıldızları sayısız, bulutları en beyaz, evleri yıkılmaya yüz tutmuş, kuşların yuvalandığı, zifiri gecelerin olduğu, parlak güneşin açtığı, sokaklarında ve evlerin eyvanlarında anıların dolaştığı, haline teslim olmuş bu dağlık köyü çok sevdiğim.

Yalnızlığına boyun eğmiş haline, sessiz sessiz yok oluşuna, yazları gelen misafirlerini ağırlayışına, yar özlemi gibi içimdeki sızısına…..Pınar Başından Bulanır