Bir Aklımda Kalan Daha

Biz Çayırları Süpürüyorduk 🙂

Köyümüzün bulunduğu ve ekseriyetle Türklerin yaşadığı bölge dağlık, engebeli ve bol yokuşludur. Düz arazi bulmak neredeyse imkansız. Çayırlar, tarlalar, evler, bahçeler hep yamaçlarda. Göçten önce buralarda her bahar bir curcuna olurdu. Bu curcuna evlere badana yapılarak, bahçeler kazılarak, avlular sıkılarak devam ederdi. Evlerin önü süpürülür, yetmezmiş gibi çayırlar da süpürülürdü:) İlk farkına vardığımda anlamsız gelen bu eylem, bir yaz günü anlam kazanıverdi. Cute mouse: Babam eski evin altındaki otları biçerken kosasına bir taş denk geldi. Çınnnn diye kargaları uçuran bir sesle beraber, kosanın orta keskin yeri yamuluverdi. Gözden kaçmış yada yukarılardan yuvarlanıvermiş olan bir taş gelip otların arasına saklanmıştı. İşte bütün bu “kazaları” önlemek için baharda çayırları süpürür ve toplanan çalı çırpı ile ateş yakılırdı. Böylece bana göre kışın resmen bitmiş olması ilan edilirdi. Uzunca kesilmiş olan dallardan yapılan cadı süpürgeleri ile kışın toplanan çalı çırpılar, dallar budaklar ve irili büyüklü taşlar çayırlardan süpürülürdü. Yeni filizlenmiş otlar süpürmeyle beraber sanki daha bir canlanır ve yeşil yeşil olurlardı.Tarla fareleri daha bir rahat gezerdi.
Kovalamaca oynadıkları bile olurdu. Temizlenmiş, kışlık mahmurluktan arınmış bir duygu havada asılı kalır ve bir süre öylece beklerdi.

CURRENT FUNDED PhD STUDENTSHIPS- "Grasses bite back: molecular basis of silicon defences in grasses ". The closing date for applications is Sunday 30 June 2013. Apply now at: www.york.ac.uk/...: Ağaçlar budanır ve gövdeleri kireçlenirdi. Paklık hem görülür hem hissedilirdi. Henüz yaz sıcağının ve tarladaki tütünün yormadığı insanların yüzlerinde de bahar esintileri vardı.
Çapasını omuzuna  atan bahçesinin yolunu tutuyor, bir an önce gübreleyip dikime hazır hale getirmek için çabalıyordu. Gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi, bulutlar hiç olmadığı kadar beyaz, derenin suyu hiç olmadığı kadar berrak akardı. Süpürülen çayırlar yeşil yeşil bakıyor, kuzular doğmaya başlıyor ve ağırdan ağırdan tütün gene hayatın merkezine oturuyordu. Evlenip köyümüze gelin gelenler, evlenip köyümüzden gidenler ile köyün nüfusu ne azalıyor ne de artıyordu. Kışlık dinlenceye yatmış olan hayat her bahar uyanıp kendi ritmini buluyordu. Ta ki “siz Türk değil Bulgarsınız” denilene kadar bu döngü devam etti. İşte o zaman dengeler başka yerlerde kurulmak üzere bozuldu…

Benim gözümden görünen resim ile büyüklerin gözünden görünen resim aynı mıydı bilmiyorum, ama çayırların süpürülmesini hep sevdim. Hep bir müjde vardı içinde. Yeniden başlamanın, yeniden canlanmanın heyecanı…. Salıncakta sallanmak gibi:)

Aşlamalık….

tütün fidesi ile ilgili görsel sonucuAşlamalık denilen yer, derenin kenarında, düz ve uzun bir araziydi. Bahar zamanı köy ahalisinin toplanma yeri de diyebiliriz. Bizim bölgenin köyleri ekseri geçimini tütüncülükten kazanıyordu o zamanlar. Aşlamalık da tütün tohumlarının filize yatırıldığı yatakların yer aldığı araziydi. Yataklara aşlama denir böylece dere kenarındaki düz araziye de Aşlamalık denirdi.  Herkesin yeri sırası belliydi. Nasıl haberleşilirdi bilmiyorum ama Nisan başı gibi neredeyse bütün köy Aşlamalığa iner aşlamalarını hazırlamaya başlardı. Topraklar elenir, tütün tohumu serpilir, gübre serilir ve bastırılırdı. En son işlem olarak sulama yapılır ve aşlamalar (yataklar) naylonlar ile örtülürdü. Avrupa gübresi torbalarda köşelerde beklerdi sırasını. Sulamak için gereken su, hemen dereden elle ve tenekelerde taşınırdı. Sepkenlerden akan suya bakmak  en sevdiğimdi! Çocukların kimi yardım eder, kimi çiçeklenmiş çayırlarda koşturur, kimi de dereden iribaş yakalamakla uğraşırdı. tütün tarlası ile ilgili görsel sonucuUzun şeffaf torbaların içindeki yumurtalar siyah inci gibi yuvarlak ve sıra sıra akan suyla beraber salınırlardı. Kışlık dedikodular herkesin birbirinden daha düzgün  yataklar hazırlama telaşıyla karışırdı. En erken ve en düzgün aşlama yapmak annemin de hedefleri arasındaydı 🙂 Bir iki haftaya kalmadan tohumlar baş verir ve her yerden biten otları temizleme zamanı gelirdi. Bu sefer de köylüler aşlamalardan ot temizleme telaşına düşerlerdi. Tütün fideleri tam olarak büyüyene kadar bu işlem birkaç defa tekrarlanır, sulama ve “çıbıklama” yapılırdı; yani çubuklar dikilir ve aşlamanın üstü sera gibi kapatılırdı. O yeşilin rengi öylesine taze ve güzel görünürdü ki! Dikim zamanı gelene kadar onun aşlaması şöyle iyi, bunun aşlaması şöyle kötü lafları uçuşur dururdu havada. Kimi zaman ufak kavgalar da yapılır, dengeler sağlanırdı:) Bu arada tarlalar, ulaşılabilirlik durumuna göre, kimi traktör ile kimi de sapanlarla sürülürdü. Aşlamalıktan yolunan fideler eşeklere yüklenir, eşeği olmayan sepetlerde sırtına yükler ve tarlaya dikime gidilirdi. Hava biraz daha ısınmış, günler biraz daha uzamış olurdu bu arada. Çoluk çocuk, hayvan hasenat hep birlikte tarlaların yolu tutulur ve dikim zamanı başlardı. O koca tarlalarda elle dikim yapılır, elle sulama yapılır, elle çapalama yapılır ama nedense hiç şikayet edilmezdi. Edilse bile sessiz sessiz edilirdi. Komşu komşunun şikayetini duymazdı. Hoş nasıl duyacak tarlanın biri bir tepede öbürü de öbür tepedeydi:) Orada da kim en hızlı işini bitirecek yarışları yapılırdı. Deliydi insanımız, iş delisi..

En lezzetli yemekler tarlada yenilirdi. Bir tas yoğurt doğranır, yanına soğan kırılır, üstüne de helva yenirdi çoğunlukla. Yağmur yağma ihtimaline karşı iki çam arasına gerilen ipe naylon atılır ve çadır hazırlanırdı. Usul usul yağan bahar yağmurunun damlaları naylona vurdukça tatlı tatlı uyku bastırırdı. Yağmurdan sonra devam eden dikim çamurla yapılan savaşa dönerdi:) Her ayak külçe gibi ağırlaşır, “dikilaç” çamurla kaplanır ama dikim devam edilirdi. Dur durak bilmeden çalışırdı insanımız…Koca kamyonlarla taşınan sulama suları göletlere doldurulur, kurbağların sefa etmesine yardım edilirdi:)

Baharla başlayan bütün bu hengame ve telaş, tütünler “pastal” yapılıp,  denkler sıkılıp teslim edilene kadar devam ederdi. Ondan sonra da şişler çıkartılır, yelekler, edikler, çorapalar örülmeye başlanır ve yazlık dedikodular değerlendirildi:)

 Biz çocuklar da aralarda bir yerde kaynayıp gidiyorduk işte……

Katırtırnakları ve Boncuklar

Çeşme başındaki Katırtırnakları

Bunlar masal dedemin katırının tırnakları değil:) Katırın da tırnağı olur ama bunlar baharda açan mis kokulu akasyalar. Çeşmenin az ilerisinde ve alt tarafında ne zaman dikildiklerini bilmediğim kocaman akasyalar. Gövdeleri, yaprakları, narin beyaz, salkım salkım çiçekleri ile çok sevdiğim akasyalar. Neden katırtırnağı dendiğini de bilmiyorum. Belki dikenlerinin sivriliğinden ötürü, belki de ne isim vereceklerini bilemediklerinden….

Üç tanesi masal dedemin evine doğru giden yolda yan yana dizilmişti. Bir tanesi de çeşmenin alt tarafına yerleşmişti. Yeşilin çok güzel bir tonundaki yaprakları, Nisan Mayıs I'm going to plant several of these trees on our property for our bees to produce honey.  Evidently locust honey is fabulous!: gibi beyaz salkım çiçeklerle süslenirdi. Dallarından aşağı sarkan, öbek öbek salkımlar, her rüzgarla birlikte cennet gibi kokusunu dolaştırırdı havada. Gelip giden kokunun esiri olmamak elde değildi. Her türlü güzel yaratmıştı yaradan. Dalları arasında sakladığı serçeler, salkım çiçeklerin nektarını içer, hem kokudan hem de tattan mest olmuş halde cik cikleyip dururlardı. Çeşmenin alt tarafına yerleşmiş olan, sanki ayrı kalmanın verdiği hüzün ile, daha az çiçeklenirdi. Salkımları daha ufaktı. Enece doğru uzattığı dalları ile karşıdaki katırtırnaklarına uzanmak ister gibiydi. Bir ay kadar süren çiçeklenmeler yalancı cennet kokusuyla beraber yavaş yavaş son bulur, ama yeşilin en güzel tonundaki pürüssüz yaprakları yaz sonuna kadar kalır ve yolu gölgelemeye devam ederlerdi.

Mutluluk ve hayat doluydu akasyalar. Herkes göçüp evler ve  bahçeler kendi halinde kalınca, evimize doğru gelen yol ve yamacın her yeri taze, yeni katırtırnakları ile dolmuş. Yan yana, sık sık ve dalları da budanmadığı için bol dikenli. Anladım ki insanlar hala oralardayken ıslah olmuşlar ama kendi başlarına kalır kalmaz yabani hallerine dönmüşlerdi. Belki de o nedenle bu kadar çok dikenleri vardı. Onları koruyacak kimseleri kalmamıştı. Tarlaların çam ağaçlarına teslim olduğu gibi onlar da behçeleri teslim almıştı. Hala her bahar kokuları gelir…. çok, çok uzak geçmişten…..


Nine Boncukları

Dane dane, renk renk ama illa da yuvarlak:) Siyah ferace ve ak yaşmakların altından görünen, insana huzur veren boncuklar. Yaşayıp görmüş, dünya yolunun sonuna yaklaşmış, elleri kırış kırış ninelerimizin boncukları. Kimisi mavi, kimisi zümrüt yeşili, o gerdanda her daim ve yıllarca orada durmaktan artık bir uzuv gibi canlı olan boncuklar. Beyaz yaşmaktan dolayı mıdır bilmem ama o boncuklar hep çok güzel görünürdü gözüme.

O boncuklar güven verirdi insana. Benim bilmediğim ama onların bildiği çok şey vardı.Turquoise Seed Bead Necklace/Bracelet with Gold Vermeil Beads Boho Chic Layering Jewelry: Ne sorsan cevabı vardı. Neyin nasıl yapılacağını, nizamın düzenin yolunu bilirlerdi. Ne de olsa bir ömür geçirmişlerdi yan yana gerdanlarda. Pazenden dikilmiş şalvar ve entarinin çiçeklerini gölgelemeden vakur bir edayla gerdanlarda sıralanırlardı. Kara feracelerin ve kara lastik pabuçların süsü gibiydiler. Hep en başta, hep orada. Sorsan her danenin anlatacak hikayesi vardı. İşte o yüzden rahattı onların yanında olmak. Dıgıl dıgıl konuşurlar, sıkılmazdın. Her şeyi bilirlerdi. Her şeylerin çocuklardan saklandığı zamanlarda bulunmaz nimetti onlar.

Ne iplerinin koptuğunu gördüm, ne de gerdandan çıktıklarını. Kefen vakti gelene kadar danelerin her biri kendi hikayesini yazmaya devam ederdi. Sonra ne olurdu boncuklara bilmiyorum. Nineler gidince onlar da giderdi.  Ne sorabilirdim ne de arayabilir başka bir ninenin gerdanında görene kadar. Gene hayat devam ediyor ve her dane zümrüt zümrüt bakıyordu…

Horoz mu Koldur mu

Horoz…..lanmak

Nereden aklıma geldi? Servis şoförümüzün sabah erkenden ve oldukça sisli havada, sürat yapınca aldığı uyarı karşısında verdiği tepki, “rahmetli” beyaz horozumuzu aklıma getirdi:) Bembeyaz, kasım kasım yürür, gelen geçen tavuk, civciv ve çocuklara sataşır dururdu. Hadi tavuklara sataşmasını anladık da, kendini kümesten başka evin de sahibi sanınca sonu tencere olmuştu.

Bize nasıl geldi hatırlamıyorum, ama oldukça kavgacı, kırmızı ibiğini sallaya sallaya I NEED a Frizzle Foshizzle! : The Featured Creature: dolanırdı ortalıkta. Onu gören zavallı tavuklarımız kaçışır, börtü böcek bile saklanacak yer arardı:) Çayırda bir aşağı bir yukarı gezer dururdu kabadayı misali. Bir tesbihi eksikti, ama o da o zamanlar sadece büyüklerimizin evinde, Mushaf’ın  arasında bulunabilirdi.

En küçük kardeşimin kabusu olmuştu. Bahçeye çıksa hemen koşa koşa çayırdan gelir, onu kovalayıp gagalamaya çalışırdı. Kendinden küçük gördüğü belliydi. Küçüktü de kardeşim:)

Bir gün, biz evin içinde otururken dışarıda bir cayırtı koptu. Bizim kabadayı, kardeşimi tek başına çayırda görünce, onu kovalamış ve kollarını gagalamıştı. Biz yetiştik ama o zafer kazanmış kovboy misali, gene ibiğini sallaya sallaya ve çayırdan yukarı doğru sektire sektire gitmişti. Gitti ama gene de soframıza kapama olmaktan kurtulamadı:)

 İşte bizim minyatür servis şoförümüz aynı onun gibi. Bir tek ibiği eksik:)


Koldur desem anlaşılır belki de Fitka ne yaa?

Bizim bir sene çok fitkamız oldu. Şaşırma şaşırma, bildiğin hindi! Biz fitka der, kimi yerlerde de koldur derlerdi. Belki başka türlü çağıranlar da vardı ama benim bildiğim bunlar. Sağa kovalarsın sola gider, aşağı kovalarsın yukarı giderlerdi. Anlayın artık başa çıkmak ne kadar zordu! Hepsi bir arada hareket eder ve kafalarına estiği gibi çayır çayır dolaşırlardı.

Bizim evimiz “aşa maalede” olmasına rağmen, onları “orta maaleden” Vintage Graphic - Really Pretty Feather - The Graphics Fairy: topladığımız çok olmuştur. Sürekli gul gıl gul gıl homurdanırlarda. Gul gıl dan sonra gelen uzuuuun operet ise, nefessiz kalıp öleceklermiş hissi yaratıyordu bende. O kadar sanatsal ve başına buyruk hayatları vardı:) Hepsinin rengi tek tip, gri, siyah ve beyaz karışımı uzun tüyleri vardı. Kanatlarından düşen uzun tüyler neredeyse canlanacak, nerede benim mürekkebim diyecek kadar güzellerdi. Parlak, ucu sivri ve yumuşacık tüyler.

Fitkalarımızın evimizdeki varlığı kısa sürdü. Göç yolları bize de görününce, hepsi kesildi ve köprümüzün üstüne yan yana dizildiler. Kocaman bir ateş yakarak kalan tüylerini tütsüledik  ve hepsini konserve yaptık. Teee köyde baktığımız fitkalarımızı  anavatan da  yemek nasip oldu.

Her açtığımız kavanoz mis gibi memleket kokuyordu….