Ah Mayıs yaktın beni

Daha dün 1 Nisan değil miydi? Ben gözümü kapatmıştım, açtım ki Nisan’ın sonu gelmiş. http://www.rachelkhoo.com/creative/monday-musings/artistic-monday-musings   illustration by ryo tokemasu: Seni şakacıııı Nisan seni….Halbuki tam yeni yeni uyum sağlamaya başlamıştım iki gün yaz, bir gün kış ve 3 gün de sonbahar havasına. Üçü bir arada gibi bir şey bu; illa yanına bir şeyler istiyor. Ama olsun! Ben onu seviyorum, çünkü benim oğlumun doğduğu ve eşimle tanıştığımız Mayıs’tan önce.

Mayıs ayı baloların yapıldığı, gençlerin kaçmaya karar verdiği aydır. Kırcali’nin restoran ve otellerinde yapılan mezuniyet balolarında tanışan kaç çift var acaba? Genç, yeni mezun, can dolu, mutlu, süslenmiş genç kız olmak gibisi var mıydı ki…. O sabah usul usul yağan bahar yağmurunu hiç unutamıyorum. Yağmur bir daha hiç öyle yağmadı! Kocaman parkın taze yeşil rengi, üzerine mutluluk yağmış şehrin ilk kıpırdanışı, Arda’nın yeşil yeşil akışı, asma köprünün her adımda salıncak gibi sallanışı. Her yere huzur yağmıştı sanki gece. O kadar taze ve dingindi her şey. Yeni mezun olmuştum, büyümüştüm, çok sevdiğim toprağımıza geri dönecektim ve de birisi ile tanışmıştım. Tütün rengi elbisem, şekli bozulmuş saçlarım, topuklu ayakkabılarım ile özgürdüm:) Kapris yapabildiğim ve takıldığım birisi de vardı, daha ne olsun! Nereden bilebilirdim ki aynı senenin Ekim ayında bütün hayallerimi geride bırakıp göç yollarına düşeceğimizi. Gençliğin verdiği enerji ile kalabalık konsolosluk odasına dalacağımı ve pat diye vize vereceklerini…. Bilemedim.

O gün sabah köyde, Kadringemin dere kenarındaki bahçesinde annemle çilek topladık. Yaprakların altında sanki çilek değil de çilek şeklinde bal saklıydı. Yağmurdan
topraklanmışlardı, Showcase and discover creative work on the world's leading online platform for creative industries.: sülükler çıkmıştı ama etrafa hakim olan sessizliğin sesi çok güzeldi. Dere daha kurumamış, köyde hala insanlar var ve hayat devam ediyordu. Otlar diz hizasına kadar büyümüş ve hala bahçelerin çitleri yerindeydi. Çamlık hala yerini biliyor ve dere kenarına kadar inmemişti. Son özgür günlerimizi yaşadığımızın farkında değildik…

Göçünce hemen özgür kalamıyor insan. Kendi insanlarını arıyor, kendi toplumun ile iletişim kuruyor. “Yerlilerin” her şeyleri tuhaf geliyor, kocaman kalabalıkta yalnızlık duygusu gelip yerleşiyor. Hele özlem, o yürek delici özlem, gölge gibi her göçmenin üzerine yerleşiyor. Hep bir haber bekleniyor memleketten, konuşmalar hep geçmiş zamanda yapılıyor. Sonra yavaş yavaş alışmaya başlıyorsun. Okul, iş, hayatın kendi telaşesi seni “yerlilerin” arasına karıştırıyor. Hem kendi kültürünü hem de bulduğun kültürü bir arada yaşamaya başlıyor, zenginlik ve fakirlik bir arada, ev ve arsa telaşına düşüyorsun. Olur mu macırın evi barkı olmadan? Bir kat, iki kat, üç, dört…. Olmaaaaaz, ayıp:)

Dile kolay, tam 26 yıl oldu biz göçeli ve karışalı ama hala bir özlem bir özlem! Her bahar gelir yoklar, yalnız bırakmaz beni sağ olsun…

Ofisi hormonlar bastı

İş arkadaşlarımın çoğu, ben dahil, “kırklandık”:) Bunun sonucu olarak da ilaç, doktor, hastalık muhabbetlerini daha sık yapmaya başladık. Kiminin kolu, kimin beli ağrıyor, kiminin geçmek bilmeyen boğaz ağrısı var artık. Yakın gözlüklerini takalı çok oldu. Kimisi belli etmese de, kağıtları tutmalarından belli o gözlüğün “gel bana gel bana”dediği. Onların da çeşitleri varmış! Gözlükçü anlattı ama ben duymamış gibi yaptım. Ya ninemin anlatığı o rüzgara ne demeli! Geldi sırtımızda gezmeye başladı; camı aralasak karnımız şişiyor, boynumuz tutuluyor. Halbuki ben onu uydurma sanıyordum. Meğer gerçekmiş! Yarım saat içinde yanmanın ve donmanın da mümkün olduğunu gördüm. Çooook şaşkınım:) Ya teneşire yaklaşmış olan beylerin, kendilerini kelebek sanıp da pırr pırr her çiçeğe konma çabalarına ne demeli:) Ofis bildiğin hormon dolu:) Kapı çarpmalar, bağır bağır konuşmalar, söylenmeler, gülmeler, dedikodular…. e bu arada çalışıyoruz da canım! Yoksa olmaaaaz! Yok yok, olmaz canım öyle şey….bak alnımda bir sivilce patladı, ahhhh!

Kokular…………

Kokuların hayatımızda kapladıkları yerin, bizde iz bırakmış olanların, anımsatıcı bir esintiyle burnumuza yeniden gelene kadar, farkına varamıyoruz. Tesadüfen bir sokaktan geçene kadar, bir çitlembiğin kokusunu yeniden alana kadar, uzun süre kapalı kalmış bir evin içine girene kadar, violets: dolabın dip köşesinde, sanki özellikle saklanmış gibi duran çocuklarımızın tişörtlerini bulana kadar. Kokular çeşit çeşit, kimisi aygın kimisi baygın, kimisi sevgili, kimisi evlat, kimisi de kaynana 🙂 Bahar canlı ve deli, yaz sıcak ve tembel, sonbahar durgun ve olgun, kış ise soğuk ve beyaz kokar. Yeni biçilmiş taze ot kokusu, biçilmiş otun kurumaya başlayınca geride bıraktığı buruk koku, yağmurdan önce gelen esintinin kokusu, yağmurdan sonra topraktan yükselen koku, evin içine yayılmış taze ekmek kokusu, yeni doğmuş bebeğin kokusu, oğlumun odasının kokusu, eşimin can kokusu, yeğenlerimin mis kokusu, çam ağacının kaşındırıcı kokusu, “toz ağacının” hapşırtıcı kokusu, dibi tutmuş yemek kokusu, ofisteki kağıt kokusu, yanmış yağ kokusu, komşumdan gelen sarma kokusu, kayınvalidemden yükselen iş kokusu, babamdan yükselen baba kokusu, annemin çılgın kokusu:), dayımın deli kokusu, kahvenin davetkar kokusu, sokağın kalabalık kokusu, menekşenin derin kokusu, orman çileğinin dayanılmaz kokusu, yeni yıkanmış çamaşırın temizlik kokusu, karşı masada oturan arkadaşımdan yayılan müdür kokusu:), dumanın isli kokusu, tütünün acı kokusu, salatalığın kütür kütür kokusu, taze domatesin ye beni kokusu, kirazın sağlık kokusu, arkadaşımdan yükselen merak kokusu:), denizin kum kokusu, dolapların üstüne birikmiş toz kokusu, havuzun klor kokusu, hastanelerden yükselen hastalık kokusu, sobada yanan odunun kokusu, ahırdaki hayvan kokusu, yeni badana yapılmış evin kokusu  ve bir sürü daha. Her canlının ve her eşyanın kendine has kokusu. Kimisini sever, kimisini de görünmez bir el ile derinlere gömeriz. Arada sırada bize anımsattığı bir duyguya denk gelince, bir şeyler mırıldanır ve neyi tercih ettiğimize bağlı olarak, ya geçiştirir yada hatıranın keyfine varırız.

Lilacs ~ my favorite spring flower. Love the color and especially the fragrance they emit. Can't wait to inhale their intoxicating aroma.: Rahmetli Sabragamın kovanlarından yediğimiz balın kokusuna bir daha hiç denk gelmedim. Göçmeden önce kendi bahçemizde yetiştirdiğimiz karpuz, kavun ve domatesin kokusunu bir  daha hiç alamadım ama bir sürü yeni koku tanıdım. Kimisi güzel anılar bıraktı, kimisi de anlaşma sağlamam gereken anılar. Sülmanaganın taşıdığı yuvarlak pufidik ekmeklerin kokusunu bulamadım ama yeni fırınlardan çıkan yeni ekmeklerin kokusunu aldım. Kurban bayramlarında gizli saklı kesilen kurbanlıkların taze et kokusunu da almadım fakat çeşit çeşit kebapların yeni kokularıyla tanıştım. Bayram yerlerinde söylenen manilerin, cevizin dalına kurulan salıncağın, her eyvanda olan sarı eriklerin, bakraçla pınarlardan taşınan suyun, kışlık saman ve kömürün alınması, komşuların birbirini çekiştirmesi  hep bir koku bırakırdı arkasında.  Aynı hayat gibi; kimisi hoş, kimisi nahoş…

Muşmula

Mart’ı bitirdik ve Nisan ayının ilk haftasını bile tamamlamak üzereyiz. Yaşımızın ilk yarısını tamamlayınca günler, aylar çok daha hızlı akıyor galiba. Halbuki, sevgili eşimin askerliğini tamamlamasını beklerken zaman hiç geçmiyordu. Her hafta aramasını, ve mektuplarının gelmesini bekler, günleri hesaplar ve hiç azalmayacakmış gibi görünürde gözüme aylar. Ama aylar bitti, geldi, evlendik, oğlumuz oldu, evimiz oldu, oğlumuz büyüdü ve bir de baktık ki büyümeye uğraşırken zamanımızın ikinci yarısına varmışız. İkinci yarının nasıl geçeceğini bilmiyoruz. Biz, oğlumuz, kedimiz, köpeğimiz, yeğenlerimiz, ailelerimiz büyüyecek, küçülecek, değişecek. Ama galiba içimizdeki Rumeli tınısı hep kalacak. Kabul ettik vesselam…….