Ah Mayıs yaktın beni

Daha dün 1 Nisan değil miydi? Ben gözümü kapatmıştım, açtım ki Nisan’ın sonu gelmiş. http://www.rachelkhoo.com/creative/monday-musings/artistic-monday-musings   illustration by ryo tokemasu: Seni şakacıııı Nisan seni….Halbuki tam yeni yeni uyum sağlamaya başlamıştım iki gün yaz, bir gün kış ve 3 gün de sonbahar havasına. Üçü bir arada gibi bir şey bu; illa yanına bir şeyler istiyor. Ama olsun! Ben onu seviyorum, çünkü benim oğlumun doğduğu ve eşimle tanıştığımız Mayıs’tan önce.

Mayıs ayı baloların yapıldığı, gençlerin kaçmaya karar verdiği aydır. Kırcali’nin restoran ve otellerinde yapılan mezuniyet balolarında tanışan kaç çift var acaba? Genç, yeni mezun, can dolu, mutlu, süslenmiş genç kız olmak gibisi var mıydı ki…. O sabah usul usul yağan bahar yağmurunu hiç unutamıyorum. Yağmur bir daha hiç öyle yağmadı! Kocaman parkın taze yeşil rengi, üzerine mutluluk yağmış şehrin ilk kıpırdanışı, Arda’nın yeşil yeşil akışı, asma köprünün her adımda salıncak gibi sallanışı. Her yere huzur yağmıştı sanki gece. O kadar taze ve dingindi her şey. Yeni mezun olmuştum, büyümüştüm, çok sevdiğim toprağımıza geri dönecektim ve de birisi ile tanışmıştım. Tütün rengi elbisem, şekli bozulmuş saçlarım, topuklu ayakkabılarım ile özgürdüm:) Kapris yapabildiğim ve takıldığım birisi de vardı, daha ne olsun! Nereden bilebilirdim ki aynı senenin Ekim ayında bütün hayallerimi geride bırakıp göç yollarına düşeceğimizi. Gençliğin verdiği enerji ile kalabalık konsolosluk odasına dalacağımı ve pat diye vize vereceklerini…. Bilemedim.

O gün sabah köyde, Kadringemin dere kenarındaki bahçesinde annemle çilek topladık. Yaprakların altında sanki çilek değil de çilek şeklinde bal saklıydı. Yağmurdan
topraklanmışlardı, Showcase and discover creative work on the world's leading online platform for creative industries.: sülükler çıkmıştı ama etrafa hakim olan sessizliğin sesi çok güzeldi. Dere daha kurumamış, köyde hala insanlar var ve hayat devam ediyordu. Otlar diz hizasına kadar büyümüş ve hala bahçelerin çitleri yerindeydi. Çamlık hala yerini biliyor ve dere kenarına kadar inmemişti. Son özgür günlerimizi yaşadığımızın farkında değildik…

Göçünce hemen özgür kalamıyor insan. Kendi insanlarını arıyor, kendi toplumun ile iletişim kuruyor. “Yerlilerin” her şeyleri tuhaf geliyor, kocaman kalabalıkta yalnızlık duygusu gelip yerleşiyor. Hele özlem, o yürek delici özlem, gölge gibi her göçmenin üzerine yerleşiyor. Hep bir haber bekleniyor memleketten, konuşmalar hep geçmiş zamanda yapılıyor. Sonra yavaş yavaş alışmaya başlıyorsun. Okul, iş, hayatın kendi telaşesi seni “yerlilerin” arasına karıştırıyor. Hem kendi kültürünü hem de bulduğun kültürü bir arada yaşamaya başlıyor, zenginlik ve fakirlik bir arada, ev ve arsa telaşına düşüyorsun. Olur mu macırın evi barkı olmadan? Bir kat, iki kat, üç, dört…. Olmaaaaaz, ayıp:)

Dile kolay, tam 26 yıl oldu biz göçeli ve karışalı ama hala bir özlem bir özlem! Her bahar gelir yoklar, yalnız bırakmaz beni sağ olsun…

Bir Aklımda Kalan Daha

Biz Çayırları Süpürüyorduk 🙂

Köyümüzün bulunduğu ve ekseriyetle Türklerin yaşadığı bölge dağlık, engebeli ve bol yokuşludur. Düz arazi bulmak neredeyse imkansız. Çayırlar, tarlalar, evler, bahçeler hep yamaçlarda. Göçten önce buralarda her bahar bir curcuna olurdu. Bu curcuna evlere badana yapılarak, bahçeler kazılarak, avlular sıkılarak devam ederdi. Evlerin önü süpürülür, yetmezmiş gibi çayırlar da süpürülürdü:) İlk farkına vardığımda anlamsız gelen bu eylem, bir yaz günü anlam kazanıverdi. Cute mouse: Babam eski evin altındaki otları biçerken kosasına bir taş denk geldi. Çınnnn diye kargaları uçuran bir sesle beraber, kosanın orta keskin yeri yamuluverdi. Gözden kaçmış yada yukarılardan yuvarlanıvermiş olan bir taş gelip otların arasına saklanmıştı. İşte bütün bu “kazaları” önlemek için baharda çayırları süpürür ve toplanan çalı çırpı ile ateş yakılırdı. Böylece bana göre kışın resmen bitmiş olması ilan edilirdi. Uzunca kesilmiş olan dallardan yapılan cadı süpürgeleri ile kışın toplanan çalı çırpılar, dallar budaklar ve irili büyüklü taşlar çayırlardan süpürülürdü. Yeni filizlenmiş otlar süpürmeyle beraber sanki daha bir canlanır ve yeşil yeşil olurlardı.Tarla fareleri daha bir rahat gezerdi.
Kovalamaca oynadıkları bile olurdu. Temizlenmiş, kışlık mahmurluktan arınmış bir duygu havada asılı kalır ve bir süre öylece beklerdi.

CURRENT FUNDED PhD STUDENTSHIPS- "Grasses bite back: molecular basis of silicon defences in grasses ". The closing date for applications is Sunday 30 June 2013. Apply now at: www.york.ac.uk/...: Ağaçlar budanır ve gövdeleri kireçlenirdi. Paklık hem görülür hem hissedilirdi. Henüz yaz sıcağının ve tarladaki tütünün yormadığı insanların yüzlerinde de bahar esintileri vardı.
Çapasını omuzuna  atan bahçesinin yolunu tutuyor, bir an önce gübreleyip dikime hazır hale getirmek için çabalıyordu. Gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi, bulutlar hiç olmadığı kadar beyaz, derenin suyu hiç olmadığı kadar berrak akardı. Süpürülen çayırlar yeşil yeşil bakıyor, kuzular doğmaya başlıyor ve ağırdan ağırdan tütün gene hayatın merkezine oturuyordu. Evlenip köyümüze gelin gelenler, evlenip köyümüzden gidenler ile köyün nüfusu ne azalıyor ne de artıyordu. Kışlık dinlenceye yatmış olan hayat her bahar uyanıp kendi ritmini buluyordu. Ta ki “siz Türk değil Bulgarsınız” denilene kadar bu döngü devam etti. İşte o zaman dengeler başka yerlerde kurulmak üzere bozuldu…

Benim gözümden görünen resim ile büyüklerin gözünden görünen resim aynı mıydı bilmiyorum, ama çayırların süpürülmesini hep sevdim. Hep bir müjde vardı içinde. Yeniden başlamanın, yeniden canlanmanın heyecanı…. Salıncakta sallanmak gibi:)

Aşlamalık….

tütün fidesi ile ilgili görsel sonucuAşlamalık denilen yer, derenin kenarında, düz ve uzun bir araziydi. Bahar zamanı köy ahalisinin toplanma yeri de diyebiliriz. Bizim bölgenin köyleri ekseri geçimini tütüncülükten kazanıyordu o zamanlar. Aşlamalık da tütün tohumlarının filize yatırıldığı yatakların yer aldığı araziydi. Yataklara aşlama denir böylece dere kenarındaki düz araziye de Aşlamalık denirdi.  Herkesin yeri sırası belliydi. Nasıl haberleşilirdi bilmiyorum ama Nisan başı gibi neredeyse bütün köy Aşlamalığa iner aşlamalarını hazırlamaya başlardı. Topraklar elenir, tütün tohumu serpilir, gübre serilir ve bastırılırdı. En son işlem olarak sulama yapılır ve aşlamalar (yataklar) naylonlar ile örtülürdü. Avrupa gübresi torbalarda köşelerde beklerdi sırasını. Sulamak için gereken su, hemen dereden elle ve tenekelerde taşınırdı. Sepkenlerden akan suya bakmak  en sevdiğimdi! Çocukların kimi yardım eder, kimi çiçeklenmiş çayırlarda koşturur, kimi de dereden iribaş yakalamakla uğraşırdı. tütün tarlası ile ilgili görsel sonucuUzun şeffaf torbaların içindeki yumurtalar siyah inci gibi yuvarlak ve sıra sıra akan suyla beraber salınırlardı. Kışlık dedikodular herkesin birbirinden daha düzgün  yataklar hazırlama telaşıyla karışırdı. En erken ve en düzgün aşlama yapmak annemin de hedefleri arasındaydı 🙂 Bir iki haftaya kalmadan tohumlar baş verir ve her yerden biten otları temizleme zamanı gelirdi. Bu sefer de köylüler aşlamalardan ot temizleme telaşına düşerlerdi. Tütün fideleri tam olarak büyüyene kadar bu işlem birkaç defa tekrarlanır, sulama ve “çıbıklama” yapılırdı; yani çubuklar dikilir ve aşlamanın üstü sera gibi kapatılırdı. O yeşilin rengi öylesine taze ve güzel görünürdü ki! Dikim zamanı gelene kadar onun aşlaması şöyle iyi, bunun aşlaması şöyle kötü lafları uçuşur dururdu havada. Kimi zaman ufak kavgalar da yapılır, dengeler sağlanırdı:) Bu arada tarlalar, ulaşılabilirlik durumuna göre, kimi traktör ile kimi de sapanlarla sürülürdü. Aşlamalıktan yolunan fideler eşeklere yüklenir, eşeği olmayan sepetlerde sırtına yükler ve tarlaya dikime gidilirdi. Hava biraz daha ısınmış, günler biraz daha uzamış olurdu bu arada. Çoluk çocuk, hayvan hasenat hep birlikte tarlaların yolu tutulur ve dikim zamanı başlardı. O koca tarlalarda elle dikim yapılır, elle sulama yapılır, elle çapalama yapılır ama nedense hiç şikayet edilmezdi. Edilse bile sessiz sessiz edilirdi. Komşu komşunun şikayetini duymazdı. Hoş nasıl duyacak tarlanın biri bir tepede öbürü de öbür tepedeydi:) Orada da kim en hızlı işini bitirecek yarışları yapılırdı. Deliydi insanımız, iş delisi..

En lezzetli yemekler tarlada yenilirdi. Bir tas yoğurt doğranır, yanına soğan kırılır, üstüne de helva yenirdi çoğunlukla. Yağmur yağma ihtimaline karşı iki çam arasına gerilen ipe naylon atılır ve çadır hazırlanırdı. Usul usul yağan bahar yağmurunun damlaları naylona vurdukça tatlı tatlı uyku bastırırdı. Yağmurdan sonra devam eden dikim çamurla yapılan savaşa dönerdi:) Her ayak külçe gibi ağırlaşır, “dikilaç” çamurla kaplanır ama dikim devam edilirdi. Dur durak bilmeden çalışırdı insanımız…Koca kamyonlarla taşınan sulama suları göletlere doldurulur, kurbağların sefa etmesine yardım edilirdi:)

Baharla başlayan bütün bu hengame ve telaş, tütünler “pastal” yapılıp,  denkler sıkılıp teslim edilene kadar devam ederdi. Ondan sonra da şişler çıkartılır, yelekler, edikler, çorapalar örülmeye başlanır ve yazlık dedikodular değerlendirildi:)

 Biz çocuklar da aralarda bir yerde kaynayıp gidiyorduk işte……

Katırtırnakları ve Boncuklar

Çeşme başındaki Katırtırnakları

Bunlar masal dedemin katırının tırnakları değil:) Katırın da tırnağı olur ama bunlar baharda açan mis kokulu akasyalar. Çeşmenin az ilerisinde ve alt tarafında ne zaman dikildiklerini bilmediğim kocaman akasyalar. Gövdeleri, yaprakları, narin beyaz, salkım salkım çiçekleri ile çok sevdiğim akasyalar. Neden katırtırnağı dendiğini de bilmiyorum. Belki dikenlerinin sivriliğinden ötürü, belki de ne isim vereceklerini bilemediklerinden….

Üç tanesi masal dedemin evine doğru giden yolda yan yana dizilmişti. Bir tanesi de çeşmenin alt tarafına yerleşmişti. Yeşilin çok güzel bir tonundaki yaprakları, Nisan Mayıs I'm going to plant several of these trees on our property for our bees to produce honey.  Evidently locust honey is fabulous!: gibi beyaz salkım çiçeklerle süslenirdi. Dallarından aşağı sarkan, öbek öbek salkımlar, her rüzgarla birlikte cennet gibi kokusunu dolaştırırdı havada. Gelip giden kokunun esiri olmamak elde değildi. Her türlü güzel yaratmıştı yaradan. Dalları arasında sakladığı serçeler, salkım çiçeklerin nektarını içer, hem kokudan hem de tattan mest olmuş halde cik cikleyip dururlardı. Çeşmenin alt tarafına yerleşmiş olan, sanki ayrı kalmanın verdiği hüzün ile, daha az çiçeklenirdi. Salkımları daha ufaktı. Enece doğru uzattığı dalları ile karşıdaki katırtırnaklarına uzanmak ister gibiydi. Bir ay kadar süren çiçeklenmeler yalancı cennet kokusuyla beraber yavaş yavaş son bulur, ama yeşilin en güzel tonundaki pürüssüz yaprakları yaz sonuna kadar kalır ve yolu gölgelemeye devam ederlerdi.

Mutluluk ve hayat doluydu akasyalar. Herkes göçüp evler ve  bahçeler kendi halinde kalınca, evimize doğru gelen yol ve yamacın her yeri taze, yeni katırtırnakları ile dolmuş. Yan yana, sık sık ve dalları da budanmadığı için bol dikenli. Anladım ki insanlar hala oralardayken ıslah olmuşlar ama kendi başlarına kalır kalmaz yabani hallerine dönmüşlerdi. Belki de o nedenle bu kadar çok dikenleri vardı. Onları koruyacak kimseleri kalmamıştı. Tarlaların çam ağaçlarına teslim olduğu gibi onlar da behçeleri teslim almıştı. Hala her bahar kokuları gelir…. çok, çok uzak geçmişten…..


Nine Boncukları

Dane dane, renk renk ama illa da yuvarlak:) Siyah ferace ve ak yaşmakların altından görünen, insana huzur veren boncuklar. Yaşayıp görmüş, dünya yolunun sonuna yaklaşmış, elleri kırış kırış ninelerimizin boncukları. Kimisi mavi, kimisi zümrüt yeşili, o gerdanda her daim ve yıllarca orada durmaktan artık bir uzuv gibi canlı olan boncuklar. Beyaz yaşmaktan dolayı mıdır bilmem ama o boncuklar hep çok güzel görünürdü gözüme.

O boncuklar güven verirdi insana. Benim bilmediğim ama onların bildiği çok şey vardı.Turquoise Seed Bead Necklace/Bracelet with Gold Vermeil Beads Boho Chic Layering Jewelry: Ne sorsan cevabı vardı. Neyin nasıl yapılacağını, nizamın düzenin yolunu bilirlerdi. Ne de olsa bir ömür geçirmişlerdi yan yana gerdanlarda. Pazenden dikilmiş şalvar ve entarinin çiçeklerini gölgelemeden vakur bir edayla gerdanlarda sıralanırlardı. Kara feracelerin ve kara lastik pabuçların süsü gibiydiler. Hep en başta, hep orada. Sorsan her danenin anlatacak hikayesi vardı. İşte o yüzden rahattı onların yanında olmak. Dıgıl dıgıl konuşurlar, sıkılmazdın. Her şeyi bilirlerdi. Her şeylerin çocuklardan saklandığı zamanlarda bulunmaz nimetti onlar.

Ne iplerinin koptuğunu gördüm, ne de gerdandan çıktıklarını. Kefen vakti gelene kadar danelerin her biri kendi hikayesini yazmaya devam ederdi. Sonra ne olurdu boncuklara bilmiyorum. Nineler gidince onlar da giderdi.  Ne sorabilirdim ne de arayabilir başka bir ninenin gerdanında görene kadar. Gene hayat devam ediyor ve her dane zümrüt zümrüt bakıyordu…

Hız Meselesi

Artık hepimizin yetişemediği bir şeyleri var. İşi, eşi, çocuğu, bankası, okulu, toplantısı. Hepimiz  öyle bir  hızla ilerliyoruz ki korkarım bir gün durmayı unutacağız. Merak ediyorum, hep böyle miydi hayat,  yoksa dediğimiz gibi “teknoloji çağının” başımıza açtığı -meli  -malı lardan mı böyle oldu. Onu yapmalı, buna yetişmeli, öyle görünmeli, böyle giyinmeli. Bunlara ne zaman inandırılmış ve kandırılmıştık? Kim yapmıştı bunu? Köşedeki çantacı mı, şuradaki AVM mi, tv deki reklam mı?ACEO Original Painting Folk Art Illustration Whimsical Pink Wondering Snail | eBay: Annem ile babam yapmadı vallahi:) Onlar suçsuz bu durumda. Hele babam tamamen masum. Bir nesnenin kırk fayası olduğuna inanmadan kesinlikle onun için ne zaman ne de para harcamaz:) Altı üstü, yanı yunu defalarca incelendikten sonra ve mümkünse en iyi fiyat yakalandıktan sonra alışverişini yapar. Yani hayat babam için pek de hızlı akmıyor gibi. Acele etmez, sakin sakin, düşüne düşüne, uzun uzun muhasebe eder işleri ve nesneleri. Bilin bakalım annem nasıl? Annem için her şey çok hızlı yapılmalıdır ve babamın bu yavaş halleri onu çileden çıkarır? Gülerim bu hallerine:)  Bir de sormaz mi “düşünebile mısın” diye:) Görüyorum annem. Biriniz sağ biriniz sol şerit gibisiniz. Ama ileride yol daralıyor, işte orada mecbur yavaşlamanız gerekecek:)


Bu sabah servis yolunda iki kargaya rastladım. Servislerine yetişmeye çalışan birkaç kişidenImage result for ACEO Original watercolor Folk Art illustration Mouse crow…: ve saklambaç oynayan kedilerden başka kimsecikler yokken sokaklarda, bu iki karga elektrik telinde çok hararetli bir tartışmaya girişmişlerdi. Çok belliydi ki gündemi konuşuyorlar. Sabah sessizliği içindeki çığırtkanlıkları şu anki ülke durumundan pek farklı değildi. Her biri haklılığına o kadar inanmıştı ki diğerinin sesini bastırmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Durun, nefeslenin diyecek oldum ama o kadar yüksekteydiler ki sesimi duymaları imkansızdı. Halbuki sabahın durgun ve dingin hali tam da istediğim şeydi; günün kalabalığı başlamadan,  servisin sıcaklığında biraz daha uyuyabilmek. Tabii bütün o gürültüden sonra gözlerim fal taşı gibi açıldı, uykum kedilerle beraber saklandı ve gitti:) Evlerin de uyuduğunu görünce yapılacak pek bir şey yok galiba deyip servise doğru yoluma devam ettim.

Zamanın Birinde….

Zamanın birinde her şey büyüktü. Evler büyüktü, okul büyüktü, şehir ise hepten büyüktü. İnsanlar da büyüktü. Biz yeni evimize taşınmıştık ama ineğimiz, tosunumuz ve eşeğimiz eski evde kalmıştı. Eski ev dediğime bakmayın bildiğin konak. Creator's Playground: Grafolio:  Mahzeni ile beraber 3 katlı, taş duvarlar üstüne bina edilmiş kerpiç, cumbalı eski ev. Sahipleri 70’lerin sonunda anavatan Türkiye’ye göçmüştü ve ev boş kalmıştı. Biz nasıl yerleştik oraya hiç hatırlamıyorum. Korkunç derecede karanlık ve büyük tavan arası ve izbesi vardı. İneğimiz nedense hep izbenin derinliğinde dururdu. Onu çıkartmak için taa o derinliğe kadar inmek gerekiyordu.  Eski evin arka bahçesindeki ceviz ağacı ise devasaydı! Dalları evimizin boyunu çoktan aşmıştı. Ön bahçedeki dut ağacının boyu olduğu kadar meyveleri  de büyüktü. Tırmanır, baldan tatlı dutlarını yer ve o yükseklikten dünyanın da ne kadar büyük olduğunu görürdüm. Hemen yamaçtaki erkenci kiraz ağacımızın kirazları da büyüktü. Anlayacağınız,  ben küçükken her şey çok büyüktü.  Babamın taa şehirden  poşet içinde getirdiği canlı balıklar da çok büyüktü. Annemin su doldurduğu leğenin içinde yüzerdi balıklar akşam yemeği olmadan önce.  Ne büyük bir mutluluktu onları yüzerken izlemek.  Eski evimizden çayırdaki yeni evimize ulaşmak için eneçin  içinden geçerdik. Yazın iyiydi de kışın çamur olurdu. Bir süre sonra babam oraya köprü inşa etti. O da büyüktü. Hayaller köprüsüydü. Esen rüzgar güçlüydü, yağmur damlaları büyüktü, kar taneleri bile elim kadardı. Boyum kadar olurdu kar. Babam yolu açardı eski eve doğru ve masal dedeme doğru. Okul vakti ise teee diğer köye kadar önümüzde yolu açarak bizi okula götürürdü. Kar altındaki köyün sessizliği de çok büyüktü. Soğuk kış günlerinde evimize sığınan serçenin getirdiği hayallere kapılmamak elde değildi. Minicik bir canın taşıdığı heyecan ne kadar büyüktü! Kış geceleri uzundu da! Rahmetli Sabragam akşam oturmaya gelir, bazen bize dua öğretir bazen de öylece konuşurlardı babamla. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu kestiremezdim. Dünya çok büyüktü. Sadece ben küçüktüm.

Senler sonra biz de göçtük ve tatil için geri döndüğümüzde her şeyin küçüldüğünü gördüm. Bu sefer ben büyümüştüm ..


eneç

  1. Sel yarıntısı.
  2. Dağlarda kışın akıp, yazın kesilen kaynağın yatağı.
  3. İki sırt arasındaki düz alan.
  4. Ufak tepe.
  5. Eğilim.

Ebem (Babaannem)

Rahmetli ebem, babamın annesi, gülmezdi pek. İçinden mi gelmiyordu hayat mı yormuştu bilmiyorum. Galiba yorgundu.Theodor Kittelsen - Årets Måneder/December:

Yer evinin cam kenarında gaygana (akıtma) hamuru hazırlar ve hamuru hep çok kabarırdı. Kesin sihir vardı içinde. Çok da lezzetli olurdu gayganası. Tuzlu tereyağı sürerdi üstüne.  Bir de güzel kapama yapardı. Konuşmadan gülmeden  yapardı. Gülmek ayıptı belki de.

Çocuğu hastalanan, başı ağıran, tütün toplamaktan kolları şişenler gelir, o da okuyup üfler  ve kollarını ovardı. Bana da çok okumuştu. Üflediği zaman uykum gelirdi. Bildiğin sihir üflerdi. Meşhurdu bu halleri.Şimdiki babaların, o zamanın çocukları, da korkulu rüyasıydı. Çocuğunun yaramazlıkları ile başa çıkamayan genç anneler her  şeyden habersiz oğullarını ebeme getirirdi. Hiç çaktırmadan çuvalı başından aşağı geçiriverirdi gızanların. Hem korkar, hem kızar hem de hayret ederdim  nasıl bu kadar hızlı yaptı bunu diye. Dedim ya sihirli güçleri vardı. Çocukcağız ne olduğunu anlamadan kürekle kıçına bir iki patak yer, bir iki nasihat ve hooop küllükten aşağı yuvarlanırdı. Çuvalın ağzı açık olduğu için aşağı yuvarlanan çocuk dehşet içinde çuvalın içinden çıkar kaçar giderdi. Anneler biraz daha oyalanır ve çocuklarının peşinden giderlerdi. O küllük de özeldi zaten. Evin bütün külleri senelerdir oraya döküldüğü için yumuşak bir yatak gibi omuştu. Tavuklardan ve çuval içindeki çocuklardan başka eşelenen olmazdı orada. Küllüğün tam tepesinde de bahar vakti katırtırnakları (akasya)  çiçek açar ve her yer “cennet” gibi kokardı.

Hep gizemli halleri vardı. Bizim çayırdaki evimize gelişi bile gizemliydi. Sessizce gelir, fışır fışır bişeyler karıştırır cebinde, azıcık oturur gene giderdi evine. Bir tane kara ineği vardı. Sütünü sağır ve karşı yamaçtan gelmesini beklerdi akşam vakti. Çiçekli şalvarı ve göyneği güler ama o gülmezdi.  Sanki gülmeye küsmüş gibiydi. Yüz hatları keskin ve ellerinin üzerindeki damarlar yol yoldu.  Titrerdi elleri. Ara sıra Mushaf’ı indirir dolabın üzerinden okur sonra gene kutsiyetini bozmaktan korkarmış gibi bezine sarar kaldırırdı yerine. Kileri de gizemliydi. Boş gibi görünür ama doluydu.  Hep bir sır vardı onda. Öyle de kaldı aklımda….

Masal Dedem

Bazı insanlar vardır hatırınıza gelince gülümsersiniz. Benim için rahmetli dedem (babamın babası) o insanlardan. Ben ortaokuldayken vefat etmişti. Babam sabah yanıma geldi “ Bugün okula gitmeyin kızım” dedi. Şaşırarak “Neden” demiştim. “Deden öldü kızım” dedi usulca. Dedemin ölümü ile ilgili başka da bir şey hatırlamıyorum. Ama öncesi tam bir masal benim gözüme:) Masal dedemi en […]

Korku Tüneli…..

Bu yazı sadece doğu kültürlerinde korkunun neden bu kadar hayatın içinde yer aldığını merak ve sorgulama isteğidir.

Сообщество иллюстраторов / Иллюстрации / Непомнящий Дмитрий + Попугаева Ольга / Бабушка-Яга:
Baba Yaga

Doğduğumuz andan itibaren korku hayatımızın bir parçası oluveriyor. Kanımca zaten doğumun kendisi bile bir korku tüneli gibidir:) Bilmiyoruz ki anlatabilelim. O yüzden avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Tabii bunun bilimsel açıklamasını artık herkes yarı doktor kadar biliyordur. Benim ilgimi çeken neden yetişkin insanlar olduğumuzda artık tam donanımlı korku sahibi olmuş oluyoruz. Bebeklerimizi, küçüklerimizi korkutarak korumaya çalışan bir kültürün bireyleriz. Öyle görmüşüz asırlar boyunca. Hiç farkına varmadan aynı korkuları yaşatmaya devam ediyoruz. Bebeklerimizi 40 gün boyunca dışarı çıkartmayız. Bırakın bebeyi, anneye yalnız kalmak bile yasak. Vah zavallı anne! Zaten lohusa, hormonlar tavan yapmış eve hapsolup kalıveriyor. Yalnız da kalamıyor ki şöyle bir ağlasın kendine gelsin.

Güçleri bilinmeyen ve görünmeyen varlıklar hep yanı başımızda. Nedense hep bize zarar vermek istiyorlar. Bunların arasında hiç iyi olanı yok mu anlayabilmiş değilim. Böyle böyle korkulacaklar listesine öcüler, Baba Yagalar, babalar, abiler, kocalar,  müdürler (onların çeşitleri var), öğretmenler, hastalıklar, patronlar vs. eklenmeye devam eder. Artık yetişkin olduğumuzda korku tünelinin içinde baya bir yol almış oluyoruz.  Bilemiyorsun hangi dönemeçte karşına hangisinin çıkacağını. Ama yaşına bağlı olarak farklı dönemlerde tünelin içinde çıkacak bir şeyler hep oluyor. Çocukluğunun kabusu öcüler (ve de benim büyücü ninem:), genç olduğunda beğenilmeme korkusu, yetişkinlikte başarısızlık korkusu,(araya sıkıştırmadan geçemicem. Başarı kelimesine karşı acayip kötü hislerim var), anne baba olma korkusu, yaşlanınca da yalnızlık ve ölüm korkusu.

İnkar edilemez biyolojik bir gerçektir korkunun bizi bir yere kadar koruduğu lakin sınır nerede? Düşünsene, hastalıktan o kadar çok korkuyorsun ki hep hastasın, patronundan o kadar çok korkuyorsun ki hep azar işitiyorsun. Sözde korumak için başlattığımız korku furyasının esirleri olmuşuz.

Bilmemenin korku yarattığını bilseydik, hepimiz bilmek için çırpınır ve korkunun dozunu kaçırmamış olurduk.  Ne demiş doktorlarımız. “Her şeyin fazlası zarar, azı karar”.

Rahmetli ninem çocukları çuvala koyar “küllükten” aşağı yuvarlardı. Düşünsenize dehşeti :)) Bunun devamı sonra….


Baba Yaga[değiştir | kaynağı değiştir]

Baba Yaga, Slav folklorunda cadı veya büyücü bir karakterdir. O küçük çocukları kaçırır (ve muhtemelen yer). Tavuk ayakları gibi dört ayak üzerinde duran bir kulübede yaşar, süpürgesiyle köylerin etrafında uçar. Özellikle bu ev tarzi Ural ve Tungus topluluklarında rastlanan bir yapı biçimidir. Slav mitolojisinde ayrıca kayıp ruhlara rehberlik eder. Rus masallarında Baba Yaga, akçaağaçtan yapılan bir süpürge ile havada süzülen bir cadı olarak tasvir edilir.

Baba sözcüğü çoğu Slav dillerinde “yaşlı kadın” ya da “büyükanne” anlamına gelir. Yaga sözcüğünün ise Ural-Altay kökenli[2] olduğu tartışılmaktadır. Adı çeşitli Slav dilleri içinde farklı söyleyişlerle kullanılır: Baba Jaga, Jezi Baba, Jaga Baba, Baba Yaha, Baba Jaha, Baba Jahinia… Bu isim bazen “boynuzlu yaşlı kadın” olarak da tercüme edilir.