Ah Bir Dinleyebilsek :)

cat: Topluca birbirimize akıl vermeye bayılıyoruz:) Halbuki bir dinleyebilsek karşımızdakini, hem o rahatlayacak hem de biz kendimiz gereksiz yükün altına girmemiş olacağız. Bunu en çok da biz anneler yapıyoruz.  Koruma içgüdüsüyle hareket ettiğimizden (bundan şüpheliyim bak) hep “verecek bir aklımız” var. Ne bitmez tükenmez bilgiye sahipmişiz! Kendime de şaşıyorum bunu yaptıkça. Yapma diyorum ama ben bile beni dinlemiyorum. Halbuki tahsil falan yapmış değilizdir çoğumuz bu “akıl verme”  konusunda. Bu anneliğin yanında bonus olarak geliyor:) Nasıl oluyor anlamıyorum, çocuğumuz doğar doğmaz devreye giriyor. O andan itibaren verecek hep bir aklımız var. Belli bir döneme kadar sorunsuz da işliyor. Sonra çocuğumuzun da “kendi fikri” olmaya başlayınca işler karışıyor. Benim aklım senin aklını döver derken “hayırsız” evlat damgasını yapıştırıveriyoruz çocuklarımıza. Vay şunun oğlu, vay bunun kızı, bak onun gelini şöyle iyi böyle iyi diye diye dolaşırız ortalıkta. Bunu yüksek lisansını yapmış anneler bile var. Onlar bide kıdemli “kayınvalide” statüsüne ulaştıklarında, ağızlarından burunlarından taşan “akıllarını” vermekten hiiç çekinmezler. Yılların tecrübesi var sonuçta ortada. Heba mı olsun? O yaşa kadar dil, görüş  ve mimikler mükemmelleşmiştir artık.  Bir bakışta insanı çözer ve “aklını” veriverir:) İşte bu dayanılmaz akıl verme isteği içinize gelip yerleştiğinde, kendinize bir kedi edinin. İstediğiniz kadar akıl verebilirsiniz:) Tecrübeyle sabit cevap vermiyor. Açıkçası pek de umurunda olmuyor sizin ne dediğiniz:)

Zamanın Birinde….

Zamanın birinde her şey büyüktü. Evler büyüktü, okul büyüktü, şehir ise hepten büyüktü. İnsanlar da büyüktü. Biz yeni evimize taşınmıştık ama ineğimiz, tosunumuz ve eşeğimiz eski evde kalmıştı. Eski ev dediğime bakmayın bildiğin konak. Creator's Playground: Grafolio:  Mahzeni ile beraber 3 katlı, taş duvarlar üstüne bina edilmiş kerpiç, cumbalı eski ev. Sahipleri 70’lerin sonunda anavatan Türkiye’ye göçmüştü ve ev boş kalmıştı. Biz nasıl yerleştik oraya hiç hatırlamıyorum. Korkunç derecede karanlık ve büyük tavan arası ve izbesi vardı. İneğimiz nedense hep izbenin derinliğinde dururdu. Onu çıkartmak için taa o derinliğe kadar inmek gerekiyordu.  Eski evin arka bahçesindeki ceviz ağacı ise devasaydı! Dalları evimizin boyunu çoktan aşmıştı. Ön bahçedeki dut ağacının boyu olduğu kadar meyveleri  de büyüktü. Tırmanır, baldan tatlı dutlarını yer ve o yükseklikten dünyanın da ne kadar büyük olduğunu görürdüm. Hemen yamaçtaki erkenci kiraz ağacımızın kirazları da büyüktü. Anlayacağınız,  ben küçükken her şey çok büyüktü.  Babamın taa şehirden  poşet içinde getirdiği canlı balıklar da çok büyüktü. Annemin su doldurduğu leğenin içinde yüzerdi balıklar akşam yemeği olmadan önce.  Ne büyük bir mutluluktu onları yüzerken izlemek.  Eski evimizden çayırdaki yeni evimize ulaşmak için eneçin  içinden geçerdik. Yazın iyiydi de kışın çamur olurdu. Bir süre sonra babam oraya köprü inşa etti. O da büyüktü. Hayaller köprüsüydü. Esen rüzgar güçlüydü, yağmur damlaları büyüktü, kar taneleri bile elim kadardı. Boyum kadar olurdu kar. Babam yolu açardı eski eve doğru ve masal dedeme doğru. Okul vakti ise teee diğer köye kadar önümüzde yolu açarak bizi okula götürürdü. Kar altındaki köyün sessizliği de çok büyüktü. Soğuk kış günlerinde evimize sığınan serçenin getirdiği hayallere kapılmamak elde değildi. Minicik bir canın taşıdığı heyecan ne kadar büyüktü! Kış geceleri uzundu da! Rahmetli Sabragam akşam oturmaya gelir, bazen bize dua öğretir bazen de öylece konuşurlardı babamla. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu kestiremezdim. Dünya çok büyüktü. Sadece ben küçüktüm.

Senler sonra biz de göçtük ve tatil için geri döndüğümüzde her şeyin küçüldüğünü gördüm. Bu sefer ben büyümüştüm ..


eneç

  1. Sel yarıntısı.
  2. Dağlarda kışın akıp, yazın kesilen kaynağın yatağı.
  3. İki sırt arasındaki düz alan.
  4. Ufak tepe.
  5. Eğilim.

Salı Masalı

Birkaç zamandır yaptığım egzersizlere artık sevgili Piscan da eşlik ediyor. Ne var ki ben kıvranırken o sadece kuyruk sallıyor. Hiç de zorlanıyormuş gibi bir hali yok. Gel resim çekinelim deyince de gözlerini kocaman açıp kırpmadan bakıyor.Paul Thurlby music cat birds illustration: Gülümse biraz diyorum ama beni kaile aldığı yok. Evde dolaşılmasından hiç hoşlanmıyor. Bütün derdi herkes otursun o da gelip çöreklensin birimizin kucağına. Sonra başlıyor müzik. Mırrrrr mır, mırrrr mır… Her bıyığı farklı ses veriyor:) Do lar mi ler havada uçuşuyor. Bir gün gene meşhur gezmelerinden gelince battaniyesine sardım. Hiç ses etmedi. Şaşırdım. Eyvah, bu iyi değil galiba dedim. Saatlerce öyle sarılı uyudu. Hatta öldü mü acaba diyerek nefesini yokladık hep beraber. Çok derin bir uykuya dalmıştı. Rüya gördüğü belliydi. Kulaklarından balıklar çıkıyordu, bıyıklarına da kuşlar tünemişti. Tamam dedik, hala burada. Gitmemiş. Kafası yamuk kaldığı için rüyaları da yamuktu sadece. Saatler sonra uyandı. Gene aynı Piscan’dı. Aç, asi ve yamuk……….    :))

Çay ve Çikolata

Çalışan çoğu karı kocanın ortak dinlenme günü olan “sevgili Pazar günü” bizim de whatsapp-image-2017-01-23-at-15-11-15favorimiz. Bildiğin börekçide yenilen börek, bildiğin çaycıda içilen çay, bildiğin pazardan alınan sebze meyve. Kulak misafiri olmak konuşmalara. Börekçide gençlerin anne babaları hakkında konuşmaları. Dedelerin paralarını lastikle tomar yapıp ceplerinde saklamaları, anneyle küsüşmeler sonra da özlenmeler…. Pazarda bulunan hazineler, hem de ucuzundan. Mantar tezgahında usul usul cızırdayan mantarlar, sebzecinin üşümüş elleri ve tansiyon kolesterol reçetesi vermesi. İhracat fazlası penyeler. Yorgunluk kahvesinin yanına ikram edilen çikolatayı yiyememek ve üstüne içilen çayla paylaşmak…. Biz Pazar gününde olması gereken her şey…


Lynn the Scotish Canadian

What does it mean? I know it; being free, being crazy, fearing less, loving adventures, more questioning  less obeying, studying hard, laughing a lot, being yourself. Crazy and lovely woman! Makes me smile when think about her:)

I met her at work. She was the “choosen” english teacher in our company. I remember herHave a self-service spot for kids who were absent.: wearing the same sandals for 3 years and the same clothes also. She was doing it in very simple way.  Away from the craziest shopping influence.  But she was crazy about exploring, turkish foods and her friends.  That was the picture we see each week for a day only but the impact was obvious. Teaching in simple way, not insisting of being perfect and just telling us to forget the grammer and concentrate of doing more mistakes. More mistakes were equal to more communication. Right!  That was the most simple trick I have ever seen and I loved it. She was flowing with life but determined for knowledge. Learning was her style. She was living her dream. Courages, involved in what she is doing and touching her studends lives with joy. How I miss her talks about religion and this kind of things. She was questioning  and looking for the right. Always searching for better and the simple way of going the things.

She went home back last year and  began studying italian after her sixties:)  I love the picture she left behind. Smiling, positive, crazy, courages to have her own desicions and keeping the things simple. Nothing complicated. She was one of the influencers in my life. Thank you Lynn :))

Şundan Bundan

Bizim Piscan tam bir “hayvan”:) Hasta oldu ve evde her yere hapşırıyor. İnsanlığımıwhatsapp-image-2017-01-17-at-08-27-44
kullanıp bunu görmezden gelmeye çalışıyorum yoksa evden kovmam gerek:) Zaten biz mi onun sahibiyiz o mu bizim sahibimiz belli değil. Eve acıktığında yada hastalandığında yemek ve yatak için geliyor. Anneme göre “ayıp bişey”. Kayınvalideme göre de arada oğlum olmasa eve ne kedi gelebilir ne köpek:) Biz neyiz peki?

Piscan’ın resmi adı Behlül. Ama biz ona önce Azman dedik, sonra Kocagöz, şimdi de Piscan. Uzun ve beyaz bıyıklarından ötürü Dedecik de dedik. Eylül de Cinli dedi. Bazen oturuyor bir köşeye dik dik bakıyor gözlerini kırpmadan. Bazen de evde çıt çıkmıyorken birden arkasına dönüp bakıyor. Korkutuyor beni deli… Mırrr mırr mırrr dolanıyor ortalıkta.

Bu kış çok hasta oldu. Orta kulak iltihabı bile oldu. Dengesi kaybolu. Denge geri geldi ama
kafası yamuk kaldı:) Onca isim yanına birde “yamuk kafa” eklendi:)  Kapı aralarından yamuk kafasıyla bakıyor bize. Mırrrrlıyorsa yaklaşıyoruz, mırk lıyorsa kaçıyoruz. Biz ona o da bize alıştı. Bulduk dengemizi.

                                                                     ****************

Bütün bu gündem karmaşasının içinde hikayelere daha çok ihtiyaç duymaya başladım. Ne kadar da meraklıymışız savaşmaya, didişmeye, ötekileştirmeye. İnsan olmak cahil kalmaya engel değil demek ki. İlk çağların kavgaları, şekil değiştirmiş vaziyette hala devam ediyor. Bir de cahilce böbürleniriz insanlığımızla. Misal Afrika’nın aslanları gelip Avrupa ya göç etmiyor. Avrupa’nun kurtları da gidip Asya’da toprak istemiyor. Vallahi köyümüzün geyikleri petrol hiç aramıyor. Çok olduğu söylenen yabani domuzlar bile sadece eşeleniyor tarlada. Gidip orayı burayı patlatmıyorlar. Peki ne oldu insan olduk da? Rahmetli dedemin dediği gibi “moskuf” oldu toptan insanlık. Annem bile buna “düşünebile mısın” diye sorar. Yani düşünebiliyor musunuz?

                                                                 ****************

Denge. Ne  güzel bir sözcük. Manası da söylenişi de güzel. Yalpalamadan yürümek gibi, batmadan yüzmek gibi, az yemek ile çok doymak gibi. Bizim küçümsediğimiz “hayvanlar” bile dengede yaşayabiliyorlar. Köpek, eşek, öküz diye çağırdığımız insanlar var. Köpeği sevmeyiz, eşeği aptal  öküzü de kaba buluruz. Onlar haddini aşmıyor, tabiatında var olanı yapıyor. Biz de tabiatımızda olanı yapıyoruz. Çalıyoruz, kırıyoruz, dövüyoruz, savaşıyoruz  ve dilime dahi alamadığım daha neler neler. Seviyoruz da bu arada. Hem de ölesiye, öldüresiye. Tabiatımızda olmasa yapar mıydık bunları?

 Hepimiz birer taşıyıcıyız. Hastalığın ne zaman alevleneceğini de bilemiyoruz. Deriz ya hani “”anaaam kendimi tanıyamadım””. Tanıyamazsın tabii. Sen okuma, sorma, araştırma, bekle biri senin yerine bunları yapsın sonra da sana şunu yap bunu yapma desin. E ne oldu şimdi? Ne farkımız kaldı köpekten, eşekten ve öküzden. Zorumuz hayvanlarla değil zorumuz kendimizle. Ne bunu kabul edecek “aslan” yüreğine sahibiz ne de “kartal” cesaretine. O yüzden kolay geliyor didişmek. Hadi tabiatımızı inkar edemeyiz ama biraz daha az “hayvan” olmaya çalışabiliriz belki.


moskof
halk ağzındanMoskof özel adından
ad & sıfat
  1. acımasız, zalim (kimse).

Göç…..mek

Acaba insanoğlu ilk ne zaman göçmeye başladı? Belki de her şey Adem peygemberin göçüyle başlamıştır? Bir kere yasak delinmiş ve insanoğlunun göçü başlamıştır. Bilemeyiz.  Bunu taa ilklere kadar gidip çözmemiz pek olası olmadığı gibi, şimdiki halinin garabeti de pek ilginç. Dünya dönüyor, döndükçe de insanları döndürüyor gibi. Yerine alışamayan insanlarla dolu her yer. Göç kokusu havada asılı bekliyor kimin kafasına konayım diye.

Kimimiz doğarak dünyaya göçerken, kimimiz de ahirete göçüyoruz. O kadar kaçınılmaz ki .drawing of a suitcase.: bu göç, diğerleri göze kolay geliyor. Peki öyle mi? Genç kızlığımda yaşadığım göçün hem iyi hem can sıkıcı izleri bir kahve molasında, aileyle yapılan  muhabbette yada yazın memlekete yapılan ziyaretlerde hep kendini belli eder. Ne bıraktığın topraklardan kopabiliyor ne de göçtüğün topraklara tam alışa biliyorsun. Benim de parçası olduğum Bulgaristan göçmenlerinin dediği gibi “BG de Türk, TR de Bulgar” olmanın dayanılmaz  “hafifliğini” hep hissedersin midende.  Göç ettiğin toprağın haline alışmak çok zaman alıyor ama alışıyorsun sonunda. Çünkü bıraktığın topraklardan da bir o kadar uzaklaşıyorsun. İçinde olamadığın anın misafiri oluyorsun. Yazlık misafir.

Kişinin durumuna göre göçün etkileri de değişik olabiliyor. Kimi okulunu bırakıp geliyor, kimi ailesini. Kimi sürükleniyor göç dalgasıyla, kimisi de bütün hayatını bırakıp geliyor ardında. Peki yaşını başını almış olanlar? Göçtüğü toprağın tutsağı oluyorlar. Bahçesi yok ki çapalasın, komşusu yok ki rahatlasın. Galiba en zor onlar alışıyor göçlere. Özlem bir mum gibi eritiyor içlerini.

Tarih kitaplarına baktığımızda hep bir neden ve sebep vardır göçleri başlatan. İç savaş, soykırım, uygulanan asimilasyon politikaları, iş arayışı, açlık, hastalıklar ve bunun gibi insan sayısı kadar neden. Sonuçta neye dayalı olursa olsun amacımız hep iyiye göç etmektir genelde. Göçüp gidenlerle de bitmiyor ki iş. Kalanlar da bu göçlerin parçası oluyor. Onların da hikayelerine göç gelip yerleşiyor. Bir defa göçmüş olan herkesin bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Bu göç ana baba evinden kendi evine göç, okul yurduna göç, başka şehre göç, başka memlekete göç, başka ülkeye göç, başka işe göç de olabilir. Hem tazeleyici, hem  üzücü, kimisi de trajikomiktir bu göçlerin. Pazardan 3 okka kombil (patates) istediğinizde işler değişik hal alabiliyor mesela 🙂

İşte bu hikayelere merakım yüzünden sormak istiyorum. Paylaşmak istediğiniz hikayeniz var mıdır? Ben hikayemi paylaşırm diyorsanız, http://www.aklimdakalan.com sayfasından gulseren.yagcioglu@gmail.com iletişim adresime  hikayenizi gönderebilirsiniz. Ben de memnuniyetle sayfamda hikayenize yer veririm. Ne de olsa “globalleşen” dünyada göçen göçene artık.

Dipnot:Davetim herkese açıktır….

Ebem (Babaannem)

Rahmetli ebem, babamın annesi, gülmezdi pek. İçinden mi gelmiyordu hayat mı yormuştu bilmiyorum. Galiba yorgundu.Theodor Kittelsen - Årets Måneder/December:

Yer evinin cam kenarında gaygana (akıtma) hamuru hazırlar ve hamuru hep çok kabarırdı. Kesin sihir vardı içinde. Çok da lezzetli olurdu gayganası. Tuzlu tereyağı sürerdi üstüne.  Bir de güzel kapama yapardı. Konuşmadan gülmeden  yapardı. Gülmek ayıptı belki de.

Çocuğu hastalanan, başı ağıran, tütün toplamaktan kolları şişenler gelir, o da okuyup üfler  ve kollarını ovardı. Bana da çok okumuştu. Üflediği zaman uykum gelirdi. Bildiğin sihir üflerdi. Meşhurdu bu halleri.Şimdiki babaların, o zamanın çocukları, da korkulu rüyasıydı. Çocuğunun yaramazlıkları ile başa çıkamayan genç anneler her  şeyden habersiz oğullarını ebeme getirirdi. Hiç çaktırmadan çuvalı başından aşağı geçiriverirdi gızanların. Hem korkar, hem kızar hem de hayret ederdim  nasıl bu kadar hızlı yaptı bunu diye. Dedim ya sihirli güçleri vardı. Çocukcağız ne olduğunu anlamadan kürekle kıçına bir iki patak yer, bir iki nasihat ve hooop küllükten aşağı yuvarlanırdı. Çuvalın ağzı açık olduğu için aşağı yuvarlanan çocuk dehşet içinde çuvalın içinden çıkar kaçar giderdi. Anneler biraz daha oyalanır ve çocuklarının peşinden giderlerdi. O küllük de özeldi zaten. Evin bütün külleri senelerdir oraya döküldüğü için yumuşak bir yatak gibi omuştu. Tavuklardan ve çuval içindeki çocuklardan başka eşelenen olmazdı orada. Küllüğün tam tepesinde de bahar vakti katırtırnakları (akasya)  çiçek açar ve her yer “cennet” gibi kokardı.

Hep gizemli halleri vardı. Bizim çayırdaki evimize gelişi bile gizemliydi. Sessizce gelir, fışır fışır bişeyler karıştırır cebinde, azıcık oturur gene giderdi evine. Bir tane kara ineği vardı. Sütünü sağır ve karşı yamaçtan gelmesini beklerdi akşam vakti. Çiçekli şalvarı ve göyneği güler ama o gülmezdi.  Sanki gülmeye küsmüş gibiydi. Yüz hatları keskin ve ellerinin üzerindeki damarlar yol yoldu.  Titrerdi elleri. Ara sıra Mushaf’ı indirir dolabın üzerinden okur sonra gene kutsiyetini bozmaktan korkarmış gibi bezine sarar kaldırırdı yerine. Kileri de gizemliydi. Boş gibi görünür ama doluydu.  Hep bir sır vardı onda. Öyle de kaldı aklımda….

About finding your passion…

It is not an easy way to find and define what is you passion about. Many of us are doing jobs that do not satisfy us but just feeds  or help to keep the line on. The same is valid almost for each field in our lives.There are tons of articles explaining how to find it but why any of them do not work when you feel like you are close to  catch it? This is because we are not same and not each common rule works well with that. Swimmer by Dieter Braun. Great explanation of the free-style stroke!!:

The walk is the hard part of finding your passion. It is a long, disruptive and for human nature misfortune, endless. Each time when you think”that‘s it!” something new pops in like a freaking jog.The simple translation of finding your passion is meeting up the challenges. To many reasons, some of us prefere to step back but some of us just keep going and founds that there is nothing to fear. The life still continue and you are little more strong and acknowledged about yourself. Some people tell it mindfulness, self-consiousness and there is nothing wrong with that  but I do prefere to say it awarness or awaikaning because we are deep asleep in most of our lives and know only the things that societe taught us. Till the momemt when something or somebody switch on the hidden button. Still we can pretend that everything is ok but feel deep in us that something is not in ease.

Of course you can study on your own and many introverts prefer it but the touches of already awaikaned one can help you to rid each stone on the path with more confidence and safe. There is not a promise that you can find your passion at the end but sure is that you will know what you want to do and not, which is the part of being in peace with yourself.  So why to not step back and look at ourselves. For some of us that may be scary but now for sure I know that fear is the biggest barrier of finding our passion. After 43 years of being born. Ha!

This is something like swimming. Keep going and after few months you will have an idea about how to float..

İş ve Servis Mevzusu

Smashie McPerter - Kate Hindley: Böyle çalışıyor bünye! Sabah erkenden işe gelirken serviste çözüyorum pek çok hadiseyi.Henüz tam uyanamamış olan kafam sorgu sual edip işi çözüveriyor. Fakat gel gör ki gün içinde bana mısın demiyor. Annemin tabiriyle bayrağını eline alıp geziyor 🙂 ??  Bak diyorum burası aslında ofis değil bir servis. Sen yanılıyorsun çoğu zaman olduğu gibi. Gene uydurmaya başlıyorsun. Ama nafile. Dediğim dedik çaldığım düdük havalarında yaşamına devam ediyor. Ne hayaller, ne hayalleeer… Sözde işte değilmiş de, güneş, deniz, köy istiyormuş da. Bu neymiş böyle sabah 8 akşam 6 her gün her gün de. Neden sabahın köründe kalkmak zorundaymış da. Bu yaşına kadar ne yapmışım da, her gün bu koltukta oturmak zorunda mıymış da…. Sıs.Sıs desem de nafile. Hakikaten bayrağını eline alıp geziyor:)  (Annem sus değil de sıs diyor kızdığında:) Anne yaa..)

Bırakıveriyorum bir süre gezsin, konuşsun. Sonuçta kafa bu dinlenmeye ihtiyacı var. Eee ben de boş durmadım bunca sene. Aynı çocuk gibi; bırak koşsun yorulsun, sonra kıvrılıp uyur nasıl olsa bi köşede. İşte o zaman artık mesai başlar. İçindeki çılgını uyuttuktan sonra, işinin gerektirdiği kılıfın içine yerleşir başlarsın rolünü oynamaya. Ta ki bir sonraki uyanışa kadar…

Mevsime göre istekleri de değişiyor. Kışın güneş istiyor, yazın serinlik ama hep nedense mevcut durumdan başka bir şey istiyor. Bakıyorum etrafıma (açık ofisin faydaları:)) roller gayet iyi oynanıyor. Henüz uyutulamamış bir zihin varsa hemen fark ediliyor. Değişik durur o kişi yerinde…belli ki düzenin dışında…..

Ama ben seviyorum onun bu çılgın hallerini be. Sıkıcı olurdu hayat onsuz. Bildiğin renksiz. Hele iş hayatı. O yüzden de pek çoğumuz mola / ara adı altında bu çılgın dünyaya kaçış yaptırılırız aslında ama kendimiz yaptık sanırız:) Biz kendimizce kılıf uydururuz buna. Ayy, bi kahve içeyim de kendime geleyim! Kafam şişti işten! Ayy, o neydi öyle susmadı adam! Ama en bariz olanı da “Kafamı toplayamıyorum bugün” olanı. Toplayamazsın tabii… 24 saatin içinde kaç saat kendin olabiliyorsun?

Eğlenceli olur iş araları:) Zaten sözde bahanelerimiz hazırken başlarız ofis içinde varlığı unutulan toplantı odası, varsa gizli bir balkon köşesi aramaya. Koridorlar bile buna uygun hale getirilir bazen. Bilen bilir nasıl yapıldığını…. Birkaç telefon görüşmesi, bir iki arkadaş çekiştirmesi ve hooop dön işinin başına.. Süresini ve sıklığını ayarlayabildiğin sürece bu aralar aslında verimlidir de, tabii müdürüne veya patronuna yakalanmadığın sürece. Adam düşünmez ki senin insan olduğunu. O seni bir mühendis, sekreter, doktor, temizlikçi, çaycı, işçi vs. olarak görür. Senin görüntün bir değerin yansıması şeklindedir onun gözünde. “Bu 1500 lük, aaa bak bu 2500 lük ama hala mola yapıyor. Vurun kilit şu toplantı odasına, kimse toplanmasın. Toplanmak tehlikelidir, aralar da öyle”….

İstisnalar hariç…..her zamanki gibi:)