Bu saatlerin nesi var doktooor?

Tam kafayı gömmüş, ruhumu teslim etmiş vaziyette çalışırken, açık ofis kapısından gelen roman havası ile ofiscene coşayazdık az daha :)) Haydaaa! Hoop hoop! Yandaaan! Kıvıır! Servis ve tır garajına nazır bir yerde çalışıyorsanız, sürprizler hiç bitmiyor! Belli ki adam birazdan çıkacağı İstanbul trafiğine hazırlıyor kendini:) Garibim! Saat akşam 17.30

Ben bu yumurtaları çok sevdim!Çiçekim ve Balım Hele hele çiğ olmalarını hepten sevdim! Biri Çiçekim biri de Balım 🙂  Saat 20.30

Ailemize tatlı bir kuzucuk daha geliyor pek yakında:) Onu daha görmeden sevmeye başladım, sanki yüz yıldır tanıyormuşum gibi! Ara sıra da oğlumun bir gün baba olma ihtimalini düşünüyor ve seviyorum 🙂 Saat 11.22

Her sabah ofiste kendime türk kahvesi yaparım. Cezvenin ve fincanın sıcacık yuva gibi hissettirmesini seviyorum. (Bak Gri git başımdan!). Kahvenin kokusunu, cezvenin tıkırdamasını, fincanın “gel bana gel bana” demesini dinlemek de hoşuma gidiyor ama ben bu kahvenin tamamını hiç bir zaman içemiyorum. Her sabah yarım içilmelik kahve hazırlıyorum kendime…. Saat 11:31

“Patron” sözcüğüni TDK’ya sordum. Der ki:

patron (I) 
isim Fransızca patron
1. isim Bir ticaret veya sanayi kurumunun sahibi, başı, işvereni
2. Bir kuruluşta, bir iş yerinde makam bakımından yetkili kimse
3. Sözü geçen paralı kimse
patron (II) 
isim Fransızca patron
1. isim Kumaşın biçilmesine yarayan, bir giysi örneğindeki parçaların biçimine göre kesilmiş kâğıt, kalıp

Patron II ye göre, patron bir örnek, kalıp. Neyin nasıl görüneceğini gösterir. Şimdi kimi kime şikayet edebilir insan? Her şey patrona, kalıba göre yapılmıyor mu zaten? Saat 14:57

Kahve ve peynir zamanım gelmiş. Bana afiyet, kendisine kahve yapanlara da bal olsun 🙂 Saatin kaç olduğu pek önemli değil. Zamanı bölmeyi kim akıl etmişse, bilemiyorum iyi mi etmiş. Patronunu bir gözden geçirmek lazım……

WhatsApp Image 2017-09-07 at 10.40.11

 

 

 

Advertisements

Saatleri Ayarlayamama Institutsiya’sında bir gün

– Merhabaaa, buyurun! Ne var ne yok, neler yapıyorsunuz?

–  İyiyim de havada sonbahar kokusu var. Erken diyenler olabilir, fakat benim burnum alıyor işte o kokuyu! Allah’tan kemiklerim daha işe dahil olmadı, ama o da yakındır 🙂 Koca yaz nasıl geçti de demeyeceğim. Her şey gibi o da geçti geçiyor. Kaldı ki bu senenin nemi, kışı özleten cinsten idi. Eskiden üşüyüp donan ben, yaşlandıkça üşümez oldum. Bu da yaşın getirdiği artılardan bir tanesi oldu benim için. En sevdiğim ise “ben yaşlandım artık” deyip meclislerde yapılacak işleri “gençlere” bırakmak. Kıh kıh kıh! Yavaş yavaş anlamaya başlıyorum “teyzelerin” neden meclis meclis dolaşmaktan hoşlandıklarını. Oooh, yerleş bi güzel, gelsin tabaklar gitsin bardaklar! Neyse mevzumuz “meclisler” değil. Mevzu benim.yigit-ozgur

– Öyle mi peki?

– Hayatlarında her şeyin belli ve bilinir olan insanlara “imreniyorum”. Hele hele buna yürekten inanıyorsa, yani tersinin olabileceğinin farkında değilse hepten “imreniyorum”. Nettir orada durumlar. Beyaz beyazdır, siyah da siyah. Grinin belirsizliği yoktur. Bak gri deyince aklıma takıldı. Gri rengi çok sevdiğim için mi acaba, bazen siyahın beyaz, beyazın da siyah olabileceğini düşünüyorum? Al sana bir gri alan daha! Neyse efendim. Dönelim konumuza. Doğarsın bir ailenin içine, senin seçme şansının olmadığı (kimisi tam tersini der), başlarsın şekillendirilmeye ailenin inançlarına ve hayata bakış açılarına göre. Başka seçeneğin yoktur. “Ingaaa istemerın” diyemezsin, aç bu aç deyip tıkarlar ağzına memeyi! Yeme içmeden tutun da oturup kalkmaya, diğer insanların nasıııııl insanlar olduklarına, giyim kuşama ve bizi biz yaptığına inandığımız bütün değerlerimize kadar. Hani sorsalar sen kimsin diye ailem diyeceğim neredeyse…şaşmamak lazım annemize yada babamıza benzediğimizi fark edince. Biraz şok edici oluyor ama çabucacık unutuveriyor insan:)

– Koruma mekanizması. Görevi o.

–  Onların sevdiği gibi seviyor, onların yargılarıyla yargılıyor, onların değerlerini taşıyor taa ki bir gün Griyi fark edene kadar. Aman da aman! Salına salına geliyor! Selamün aleyküm ben Gri. Hoppalaaaa! Böyle iyiydik biz sen nerden geldin şimdi? Beyaz beyazdı, siyah da siyah. Ben de büyüyecek ve meclislerde malum yerlerime uygun yer bulunca servis bekleyecektim taaa…. Oldu mu şimdi? Kırkıma kadar nerdeydin diye sorsamc evap hazır. “Hiç olamayanlar da var nabeeer? Tamam tamam, madem geldin görelim marifetlerini” dememe gerek kalmadan, masa örtüsündeki kırıntıları silkeler gibi sallayıverir seni. Tamaaam! Otur şimdi ayıkla pirincin taşını! Bu babamdan, bu anamdan, bak araya nenem de karışmış, yav komşunun işi ne burda? Koca köy üşenmemiş, dayı, amca, kuzen, dede, dere tepe, bağ bostan hepsi bana değerlerini aktarmış, hem de mutlak doğruymuş gibi. Pes, vallahi pes!Ebru Öğretmen - Google+

– Büyümek kolay değil.

–  Ben bunu ömrümün sonuna kadar ayıklayamam. Hem aynısını ben de yaptım vakti zamanında. “Mutlak” doğrularımı benden olana aktardım. Vah anam vaaah! Nettim ben neylediiim! Cevap hazır tabi. Ağlayıp sızlanmanın faydası yok bilesin. O taşlar ayıklanacak, ayıklanamayanlar da yutulacak. Artık hayal edin gözlerimin nasıl “belerdiğini”. Herkes gelsin kendi taşını alsın gitsin, ben niye uğraşıyorum onların yerine.

– Onlar şikayetçi değil ki. Griyi fark eden sensin. 

– Zaten bütün kapılar nedense bana çıkıyor hep. Yav, yok mu suçlu kimse?

– Kime göre neye göre? Yüzme bilmiyor olabilirsin ama denize düşünce yılana mı sarılmak istersin yoksa yüzmeyi öğrenmek mi? Düşün sen bunu bir daha ki sefere kadar. Sonra gene konuşalım. Nasıl olsa bu saatler kolay kolay ayarlanamıyor. Uğraşmak lazım…… 🙂

Solaklar

Köyümün adının hikayesini bilmiyorum. Gerçek hikayeyi bilen var mı onu da bilmiyorum. Neden Solaklar demişler, kim demiş, kim ilkin yerleşmiş bu yoldan, gözden ırak topraklara bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da suyu kıt, ağacı bol, yıldızları sayısız, bulutları en beyaz, evleri yıkılmaya yüz tutmuş, kuşların yuvalandığı, zifiri gecelerin olduğu, parlak güneşin açtığı, sokaklarında ve evlerin eyvanlarında anıların dolaştığı, haline teslim olmuş bu dağlık köyü çok sevdiğim.

Yalnızlığına boyun eğmiş haline, sessiz sessiz yok oluşuna, yazları gelen misafirlerini ağırlayışına, yar özlemi gibi içimdeki sızısına…..Pınar Başından Bulanır

 

 

Memleket Havası 3

Bulutlar Darıdere üzerinde toplanmaya başlayınca, eşim “koşun yoksa sucuk olcaz” dedi. Eeee ne güzel işte, yemelik oluruz dedim ama ıslak ıslak arabada oturmak da hiç sevimli görünmedi gözüme. Böylece Darıdere’yi koşar adım, istikamet Kırcali deyip, terk ettik. Kırcali’nin, benim bildiğim, dört ana giriş yolu var. Makaza sınır kapısından girenler Mestanlı (Momchilgrad) üzerinden Kırcali’ye ulaşıyor. Oğlum “ben tamamen karıştırdım nerede olduğumuzu” dedi. Biz anlatmaya çalışırken de zaten eski köprüye ulaşmış olduk. İlk intiba perişan, boş, eskimiş bir şehir görüntüsü şeklinde. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisi” sözünü yerle bir edebilecek bir yer Kırcali. Sanıyorum böyle düşünmemde Türkiye’de yaşıyor olmamız etkili. “Hızlı ve Öfkeli” yaşamaya alıştığımızdan, sakin bir hayatın hüküm sürdüğü bir yere varınca boşlukta hissediyor kendisini insan 🙂 Bu ziyaretler tatlı ve ekşiyi aynı anda yemek gibi. “Ayyy ne hoş ne tatlı” derken birden aradan ” bu ne şimdi” dedirten şeyler çıkabiliyor karşına.

WhatsApp Image 2017-07-06 at 11.07.07Ufak bir şehir turu atıp, postanenin yanındaki, yıllardır ayakta durmaktan beli tutulmuş dondurmacıdan dondurma aldık. O da oğlumun aklına geldi! Yoksa biz bir banka çöküp “ayyyy ne zamanlardı” muhabbetine çoktan başlamıştık eşimle :)) Adam belki de 10 yıldır aynı yerde makine dondurması satıyor.

Kırcali’ye gelip de Pazar’a uğramadan olur mu hiç? Eskiden üstü açık olan pazarı ,üstü kapalı hale getirdiler uzun zaman önce. Şehrin sebze meyve satışı buradan yapılıyor. Ufak tezgahlarda her zaman taze meyve bulmak mümkün ve tabii ki de güzel domates. Biz de yeni bahçeden toplanmış kiraz ve oğlum da iki gün sonra kendi elleriyle çöpe atacağı kavunu bulduk. Nasip önemli bir şey… kıh kıh.  Oldukça uzayan günün sonunda eve kendimizi zor attık. Ertesi günün “pasaport kuyruğuna” kendimizi hafiften alıştırarak serin bir uykuya teslim olduk.

WhatsApp Image 2017-07-06 at 11.07.11Sabah erkenden “pasaport kuyruğuna” dizildik. Göçmenler bilir, pazartesi günü sabah otobüslerden inenler, bizim gibi bir gün önceden gelenler ve BG’nin daimi vatandaşları pasaport şubenin önünde dağınık, karmaşık, kalabalık ve kahveli şekilde toplanırlar. Sırayı sıra halinde tutabilmek imkansız gibi bir şey! Yanlardan ilişenler, önlerden eklenenler çok olur ve sen uzuuuunca bir süre yerinden kımıldamadan beklemek zorunda kalabilirsin. Tam da benim sevdiğim şeyler…. Hele kurnaz teyzeler yok muuuu! Yok mu onlar, yok muuuuu 🙂 Bir tanesi de bana denk geldi o sırada. Sıraya girme ihtiyacı hissetmeden yanımıza gelip ilişiverdi. “Bekledik, baktık” ama yaptığından rahatsız olmasını sağlayamadık. Uyarınca da aldığımız tepki, sonradan çok, ama çok gülmemize vesile oldu.

– Ablacım, bak sıraya geçmen gerekiyor. Arkada bekleyen bir sürü insan. Gelip burdan “kaynak” olma sıraya. Biz de uzun zamandır bekliyoruz…

– Ma! Ma ni dera! Nap olamış o üle? Maaa!

– ????? Ama öyle. Yeni geldiniz ve hemen yanımıza iliştiniz. Böyle bu sıra akşama kadar ilerlemez. (Bu arada nihayet beklediğim destek geliyor sıra ahalisinden)

– Ma! Ma nap olcamış o? Ma bak kam! Maaa!

“Ma” ile başlayıp “ma” ile biten konuşmamız sonucunda teyzemiz hiç bir şey olmamış gibi devam etti yanımızda dikilmeye. Sonunda sıra numarası verdiler de nefes alabildik. Oğlumun pasaport işlerini tamamladığımızda, derin bir 5 senelik nefes çektik içimize :)) Ma teyzemizle de seve seve vedalaştık… O günün devamında eşimin köyünde akraba ziyaretleri yaptık. Ma teyzeden sonra keyifli bir gün oldu 🙂 Ertesi gün de benim köyüme gittik…..

WhatsApp Image 2017-07-06 at 11.06.50 (1)

 

Memleket Havası 2

Bayram da geçtiiiii! Kısmet bir sonrakine inşallah.

Ne zaman o yokuşu tırmandık da Makaza sınır kapısına geldik, amma da uyumuşum diye geçirdim içimden. Oğlum ve eşimin konuşmalarına mı uyandım yoksa kendiliğimden mi hatırlamıyorum, ama kendime gelene kadar konteyner tipi, prefabrik evrak kontrol noktasına gelmiştik. Bilmeyen, Makaza sınır kapısı deyince sıkı kontrollerin yapıldığı, her yerinden resmiyet ve memuriyet akan bir yer hayal edebilir:) Uğraşmayın boşuna, hayallerinizi başka şeylere saklayın. Makaza sınır kapısı, karşılıklı dört prefabriğin yerleştirildiği, prefabriklerde açılan minik pencerelerin birinden Bulgar memurun eli, diğer pencereden de Yunan memurunun elinin göründüğü bir “ülkeler arası” geçiş noktası. Gidiş yönünüze göre ya önce Bulgar eli, yada Yunan eli görüyorsunuz. Yüzlerinizi göstermek için o da siz de eğilmek zorundasınız. Başla selam verir gibi bir şey oluyor her seferinde 🙂 Her Makaza geçişimizde, acaba ne konuşuyorlar, ya da  konuşuyorlar mı diye düşünürüm aynı mekanı paylaşan, iki farklı ülkenin memurları için. Mekan küçük ne de olsa:) İnsan küsemez de iş arkadaşına orada 🙂

WhatsApp Image 2017-06-30 at 12.08.03 (1)Neyse efendim, dönelim mevzumuza:) O kapıdan geçer geçmez her şey tanıdık gelmeye başladı gözüme. Yol kenarındaki otlar çiçekler, “toz ağaçları”, sürülmüş tarlalar, ormanın sesi, tepelerin görüntüsü, aşağı doğru indikçe de parça parça tütün tarlaları. Göçten önceki kadar çok değil dikilen topraklar artık Kırcali köylerinde. Gençlerin çoğunlukla göç ettiği, büyüklerin yaşadığı köyler çoğunlukta artık. İçimde hafiften hafiften yanan hasret ateşi, yerini çok tanıdık birine uzun zaman sonra rastladığımızda yaşadığımız heyecan ve rahatlık duygusuna bırakıyor. Ne kadar uzak kalırsan kal, kavuştuğunda hep orada onunlaymışsın gibi. İşte ben arkada bunları düşünürken, oğlum da bize takılırken, direksiyonu Darıdere (Zlatograd) yoluna kırdık. Hiç oraya gitmediğimizden, yeni bir güzergahın  gösterebilecekleri karşısında heyecanlandık, en azından ben ve eşim 🙂

WhatsApp Image 2017-06-30 at 12.07.23Bulgaristan’da tabelaların gösterdiği mesafeleri, Türkiye’de aynı mesafeyi, açık trafikte, geçebileceğiniz süreler ile karşılaştırmasın kimse. Yollar virajlı ve hız sınırları çok düşük. Zaman farklı hızlarda akıyor. Tabii, ilk birkaç gün yavaşlamak zor oluyor, ama bir haftanın sonuna doğru hafiften alışmaya başlıyor insan. İşte biz bu yanılgıya düşerek, Darıdere yolunu bir yerlerde kaçırdığımızı ve bilinmeyen bir yerlere doğru gittiğimizi düşündük 🙂 Korku ve panikle güldük…. kıh kıh. Yav yoldan sapmak ne kolay! Ama öyle olmadı!  Yol bizi doğrudan Darıdere’ye çıkardı. Kasaba girişinin pek çok BG şehir ve kasabalarında olduğu gibi virane, fakat Darıdere girişi ilginç bir şekilde düzenli virane. Fabrikaların terkedilmiş, üzerlerinde anıların uçuştuğu binaları karşılıyor gelenleri. Selam verdik, geçtik. Ben sadece girişin düzenli olduğunu sanıyordum fakat gördüm ki kasabanın kendisi de düzenli ve temiz. Ve her zamanki gibi kocaman ağaçların gölgesinde yürümenin keyfi doyumsuz. Kasabanın içinden akan derenin şırıltısı bu keyfi daha da pekiştirdi benim için.  Ağaçlıklı yolda yürümeye devam ederek, eski mahallenin onarılıp turizme açılan bölgesine ulaştık. Kaldırım taşı döşenmiş sokaklarında yürürken, “portaların” ardında yaşanmış hayatları hayal ettim. Kimin kimi yaşadı acaba buralarda?

Arkası haftaya…….

WhatsApp Image 2017-06-30 at 12.07.46

Darıdere ve o bölge ile ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilir merak edenler. Aslında Bulgaristan geneli için geçerli diyebileceğimiz bilgilerdir. 

http://www.filozof.net/Turkce/nedir-ne-demek/12033-dariderezlatograd-bulgaristan-tarihi-ozellikleri-hakkinda-bilgi.html

Memleket Havası 1

Hemen hemen iki haftalık aradan sonra yeniden buralardayım. Bir haftası memleket manzaraları ile dolu, bir diğeri de iş manzaraları. İzne çıkmak güzel de dönüşte biriken e-postaları ayıklamak gerçekten can sıkıcı. Sevmiyorum işimin bu parçasını, sadece kabul edip yoluma devam ediyorum. Ama konumuz bu değil. Memleket ziyaretimizin kısacık özetini geçmek istiyorum sadece. Her ne kadar tatil öncesi hazırlıkları sevmesem de, ay çekirdeği ailemle beraber pazar sabahı yola çıkabildik.  İpsala’ya doğru yolumuza devam ederken biraz sohbet, biraz uyku, “aaa şehir dışında yaz varmış” şaşkınlığı ile ufak bir dinlenme yerine ulaştık. Geçen sefer de aynı yerde ara vermiştik. İnsana “işte tatil yolundasın” duygusunu yaşatan bir yer. Belki de yolculukta verilen araları sevdiğim için öyle düşünüyorum:) Şimdilik sorgulamaya gerek yok. Tekrar gözlerimi açtığımda, İpsala sınır kapısına yaklaşmıştık. İşlemlerin ardından Meriç’in üstündeki yarısı kırmızı beyaz, yarısı mavi beyaz boyalı köprüye doğru yol aldık. Meriç’in ağır ağır akan, kurşun gibi suları Türkiye ve Yunanistan’ı bölüyor. İçime bir hüzün çöktü. Her göçmen bu karışık duyguları yaşıyor mu acaba diye düşündüm. Yerleştiğin topraklara alışıp benimsiyorsun, ama doğduğun toprakları da hep özlüyorsun. Araf gibi…. 

WhatsApp Image 2017-06-23 at 13.54.04

Yunanistan topraklarına geçtiğimiz zaman üstüme bir rehavet, bir tembellik çöktü. Oğlumun deyimiyle “bu ülke çok bile dayanmış, batmamış”. İş başı ve iş çıkışı arasındaki süre, Türkiye’de normal çalışma saatlerinden sonra kalınan mesai süresine denk geliyor neredeyse. Ya az ve öz çalışıyorlar, yada “AB desteği” var bu işin altında. Çok kafa yormadım zaten. Dedeağaç’a doğru yolumuza devam ettik. Bazen sırf iki dirhem bir çekirdek giyinmiş yaşlı çiftleri görmek için uğruyoruz buraya:) Tayyörler, takım elbiseler, şapka ve çantaları ile çarşı gezintisine, arkadaşları ile buluşmaya, oturup hem kahve içmeye hem de sohbet etmek için çıkıyorlar. Hele daha yaşlıları biblo gibiler:) Ama ne çok ve yüksek sesle konuşuyorlar! Bildin barele:) Biz de oturduk yanlarına ve mola verdik. Kulak kesilmeme gerek kalmadan, sağdan soldan Türkçe konuşmalar duymaya başladım. İçim bir hoş oldu…. uyandığımda Makaza sınır kapısına varmıştık…..Arkası bayram sonrası…..  

Herkesin Ramazan Bayramını şimdiden kutluyorum. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin de ellerinden öpüyorum….

Yağmur

Çocukluğumun  kabusu gök gürültülerini, şimdiki benin bu kadar özleyip seveceğini bilemezdim. Her yağmurda özlemle bekleyeceğimi de.

umbrellas.quenalbertini: Sat down under the rain via handbagsandhandguns: Bugün, masamın balkona açılan kapının karşısında durduğu için minnettarım. Hem usul usul yağmur yağıyor, hem de derinlerden bir yerlerden gök gürültüsü geliyor. İçimi dolduran huzur ve özlem duygularına seve seve bırakıyorum kendimi. Çocukluk korkusunun, yetişkinlikte huzura dönüşebileceğini görmek içimi mutlulukla dolduruyor. Çünkü çocuk beyni taze sürülmeye başlanmış, ekilmeyi bekleyen bir tarla gibidir. Oraya atılan tohumların iyi olduğundan emin olamadığımız gibi, nasıl bir meyve vereceğini de bilemiyoruz çoğu zaman. Yağmurun kimine bereket kimine “felaket” getirebileceği gibi. Yağmurdan önce gelen hafif esintinin ıslak kokusunu duyduğum zaman, acaba yanında gürültüsünü de getiriyor mu diye bakındım. Bu seferki esintiye kararmış bulutlar da eşlik ediyordu. İçimde bir kıpırtı uyandı. Galiba bu sefer yalnız gelmeyecek. Eski dostunu da yanında getirecek benim için.  Düşmeye başlayan damlalara ilk uğultu da eşlik etti. İşte beklediğim an dedim! Ne güzel bu ayrılmaz ikilinin eşliği! Damlara, yapraklara, yollara şapır şapır vuran ıslaklık ve sanki sakın bundan şikayet etmeyin dercesine peşinden gelen gürültü. Bugünün sabahında gelen yağmuru da gök gürültüsünü de usulca kucakladım. Hoş gelmişlerdi!


Otlar biçilmiş kurumaya bırakılmış. Gözlerimiz bulutları takip ediyor. Ama belli, bugün ziyaretçimiz var. Uzaktan uzaktan bir gürültü geliyor. Bulutlar da toplanmış şu köşeye birinin hadi demesini bekler gibi. Karşı yamaçta damlaların düşmeye başladığını görüyor ve telaşımız başlıyor. Neredeyse kurumuş olan otları ıslanmadan toplamamız gerek. Öbek öbek yaptığımız yığınları birleştirip hemen naylon ile örtüyoruz üstünü. Oluşan tepecikten yayılan taze ot kurusu kokusu gel yanıma da sana masal anlatayım der gibi. Ama gidemem. En önce annem bana deli gözüyle bakar. Yağmuru sevdiğimi nasıl söylerim. Zaten yıldırım çarpmasından da korkuyorum. Ama ıslanıyorum. Düşen her yeni damla üstümde birikmiş olan korkuları alıp götürüyor. Toprak bir damlayı bile ziyan etmeden içiyor. Temizledi ve tazeledi ulaştığı yerleri yağmur. Usul usul mezarlığa doğru gidiyor bulutlar. Arkada açan güneşin ışınları daha bir parlak. Belli ki o da yıkanmış yağmurda. Şimdi otları samanlığa taşıma zamanı. “Yiyecenler” yiyecek bizi ama hayvanlarımızın da kışın bir şeyler yemesi gerek. Bahçelerden ve çayırlardan yükselen koku, evlerinden çıkmaya başlayan insanların seslerine karışıyor. Yorgun olanların yağmur uykusuna yattıkları belli gözlerinden. Mahmurluk çökmüş üstlerine. Derenin suyu biraz artmış. Bulanık ve yeşilimsi akıyor. Ayna gibi yansıtıyor kuyunun yanındaki kavağın gölgesini. Kuyunun suyu da bulanıklaşmış. Ayaklarıma yapışan yolun tozu şimdi çamur olmuş. Ayak parmaklarımın arasından fışkırıp türlü türlü şekiller oluşturuyor. Yumuşacık, kahverengi. Tarlada ekili tütün suyunu aldı. Yarın çapalanacak. Yakın zamanda da “kırılmaya” başlanacak. Yağmurun bir sonraki gelişi ne zaman olur bilmiyorum. Ben beklicem.


Akşam karanlığında çakan şimşekler öylesine keskin ki, peşinden gelen gürültü evi sanki yerinden oynatıyor. Annemle babam karşı evde bir şeyleri örtmekle meşgul. Yağmur, şimşek, gök gürültüsü ve fırtına beraber geldi bu sefer. Mahşerin dört atlısı gibi geliyorlar son zamanlarda zaten. Elektrikler kesildi, karanlık ortalık. Bütün bu gürültü, patırtı içinde bir de kardeşimle benim korkumuzun gürültüsü var. Ne kadar çağırırsak çağıralım annemle babam işlerini bitirmeden gelmeyecek. Gelseler bile neden bağırıyorsunuz diye kızacaklar. Ansızın gelen yağmur her zaman kızdırır annemi babamı. Zifiri karanlıkta neler olup bittiğini görememenin verdiği sıkıntı, hiç geçmeyecekmiş gibi çakmaya devam eden şimşekler ve peşinden gelen acı ve keskin gök gürültüsü içimi sıkıyor. Korkumuz elle tutulacak kadar ortada ama elimizi tutacak, korkma diyecek kimse yok. Böyle geceleri sevmiyorum. Hem gök gürültüsünden hem de annemin babamın kızmasından korkuyorum. Kardeşim de öyle. Bu ansızın gelişler bizim evimizden kolayca gitmiyor. Hiç şimşek çakmasa, hiç gök gürlemese, hiç yağmur yağmasa, annemle babam hiç kızmasa… büyümedik ki daha, çocuğuz biz.

Uyku…. mu?

Baharı bitirip yaza girmenin verdiği rehavetle midir nedir bilmiyorum ama son bir kaç haftadır düzenli yazılar yayınlayamıyorum. Hoş, bu da kabul:) Büyük düzen tıkır tıkır işliyor zaten. İşte bu tıkır tıkır işeyişin hayatımıza yansımasını yaşadık dün akşam. Sabahtan yaptığımız çarşıya çıkma planını, öğleden sonrasının verdiği rehavet ile erteledik eşimle. Üstümde bir tembellik bir tembellik kendim bile kendime şaşırıyorum.

Ama büyük olan ertelememiş. Kurduğu saatin şaşmaz işleyişi, beni çarşının göbeğine attı iş çıkışı. Herşey “normal” sandığım akışında gidiyordu aslında. Sabah evden çıkış, günün işteki curcunusı, akşam da eve gidip pijamalarıma kavuşma hayali ile geçti. Kuzumun sesini duydum, annemin planlarını dinledim, müşterimizin şikayetlerine çözüm aradım, eşimle sabah planımızı “eve gel bakarız”a erteledik, biraz memleket hasreti çektim, arkadaşlarımdan bazılarına “laf soktum”, dosyalama, masa temizliği vs. derken akşam oldu.

Minik “servisciğimize” doluştu tayfamız ve yola çıktık. Bir iki dakikalık mırmırdan sonra sesler kesildi. Serviste uyuyamayan ben, sonrasını hatırlamıyorum.  Nereye gidiyoruz sorusuyla uyandım. Baktım ki çarşıya gelmişiz. Servisin tamamı uyumuş anladım da, şoför de mi uyumuş? O uyuduysa biz nasıl buraya kadar gelebildik? Uyanmasaydık bizi nereye götürecekti? “Bildiğin izafiyet teorisi. Bu ne alaka şimdi” derken şoförümüz de uyandı:) Başını tuttu ama olan olmuştu, zamanda atlama yapmış ve “gelişen Gebze’mizin” çarşı göbeğine gelmiştik. Gülsem mi ağlasam mı derken, gülmenin ömrü uzattığını düşünerek, hemen oracıkta gülme “krizine” giriverdim:)) Tıkır tıkır işleyen düzene karşı mı gelseydim? Sevgili kocama durumu anlattım, o da “ışık hızıyla” çarşıya geliverdi. Bildiğin Einstein dün Gebze’yi ziyaret etti. Ama ben anladım; oruçluydu o!


Çocukların şekillenmemiş hallerini seviyorum. Duygularını özgürce ifade etmelerini, hayatta her şeyin mümkün olduğuna inanmalarını, sonsuz hayal dünyalarını. O dünya öyle güzel bir yer ki, çizgi filmi gibi… Belki de o yüzden hala çizgi filmlerini seviyorum. “Kırmızı Kaplumbağa” için….

 

Pilates bir, deneme bir iki….

Bugün şöyle bir uğrayıp kaçıcam:) Haftasonu için güzel bir müzik paylaşımı yapmak ve ilk pilates dersimi anlatmak istiyorum sadece. Ramazan ayında yüzemeyince ben de başka birşey deneyeyim dedim. İyi hoş başladı her şey. Minderler serildi, katılımcılar yerlerini aldı, ee tabii ben de. Kollar falan derken “aaa kolaymış dedim” kendi kendime:) Tipik dereyi görmeden paçayı sıyırma durumunu yaşadım. Karın, bacak çalışmalarına geçildiğinde artık bu işin kolaylığından emin değildim. Kafamdan geçen “çaktırmadan şuradan sıvışsam mı” düşüncesiyle baya bi uğraşmak zorunda kaldım:) Zaten fiziksel olarak uğraşırken bir de kafamla boğuşmak zorunda kaldım. Tam pes etmeyip devam etme kararı aldığım bir anda, paattt diye bir ses geldi arkalardan bir yerlerden. Dedim Allahııııım sana geliyorum, yıkılıyor salon üzerimize! Nerden bileyim pilates toplarının patladığını? Tontişlerden birinin topu baskıya dayanamayıp, oracıkta ruhunu teslim etmiş meğerse. Hoca hiç istifini bozmadı. “Taş” gibi vücuduyla 10, 9, 8, …. saymaya devam etti. Kaç defa 10 dan geriye saydık bilmiyorum. Eve zor attım kendimi:)

Ruhumu neşelendiren güzel Caro Emerald. Kıpır kıpır, gizemli, oyuncu bir söyleyiş.

 

 

41 Saniye

Bu seri devam edecek gibi görünüyor 🙂 Ne yapayım ama! Aksiyonu eksik olmayan bir ailenin parçası olmayı ben seçmedim ki 🙂 Allah nasip etmiş….. eeee ben de bundan istifade etmeyeyim mi?

 – Alooo! Babaaaa. Benim. Duyuyor musun?

– Alo. Duyerın. Nyoldu? ( bunu her seferinde sorar)

– Ya! Baba seni aramak için bişey mi olması gerekiyor?  Bir şey olmadı. Napıyorsun? Hazırlandın mı, ayırdın mı gidecekleri? (köye eşya gidecek de, onu soruyorum) 

– Haaa, yaa hazırladım. Aradım gonuştum, perşembe gelcek araba, gitcem. Tamam mı? (Arkadan radyonun sesi geliyor. Ahhh o radyo, annemi çileden çıkaran radyo!)

– İyi tamam, şeyyy………. (birkaç saniye sonra idrak ediyorum o “Tamam mı” nın sohbetin sonunu getirdiğini) Hadi hoşçakal o zaman…

– Tamam, hadi.kendin ol

Hemen telefonun saatine bakıyorum. Kocaaamaaan 41 saniye. Babamla yaptığımız konuşma 41 saniye sürdü. Annemle olsa biz daha hangi eşyanın nasıl istifleneceğinden tutun da köyde nerde ve nasıl kullanılacağına kadar konuşur, araya birkaç dedikodu sıkıştırır, annem bana defalarda “düşünebile mısın” diye sorar, köye gitmiş kadar olurduk. Babamla her şey çok basit. Açılış ve kapanış peş peşe. Adam kendi gibi, ne yapsın…